30 Kasım 2006





Bulgaristan' dan Şiir I


Lina' nın Gözleri

Annesiyle gelirdi derslere Lina,
üniversiteden görme özürlü arkadaşım,
birinci sıraya kurulurlardı
ve anneciği not tutarken
cansız yüzüyle dikkat kesilirdi kızı.

(Tıbbi bir hata olduğunu duymuştum.
Hemşire düğmeleri (mi) karıştırmış?
Teknisyen lazerin ayarını (mı) unutmuş?)

Bir keresinde
bakışıyla karşılaşmaya cesaret ettim.
Bir ışık verdim ona gözlerimle.
İnmiş uçağın pistte yönlendirilmesi gibi.
Karşımda örtülü pencereler vardı.
Arkalarında da
karanlığa alışmak umuduyla
volta atıyordu bir mahkum.








Bulgaristan' dan Şiir II


Yolculuk sırasında

Trende
ön dişleri dökülmüş
bir macar kadını
üç çocuğundan ikisinin
nasıl öldüklerini anlatıyordu
en büyük oğluysa

şimdi Amerika' daymış -
işte fotoğrafları,
burada yalnız,
burada ise karısıyla beraber.
Kadın Bulgar sigarası içiyordu,
daha doğrusu -
Budapeşte' den

Bükreş' e kadar uzun bir sigara
ve şöyle dedi:
"Artık yok, niye yaşayayım."
Basitçe,
net ve düz söyledi bunu,
dişleri dökülmüş birinin
onuruyla.

Kristin Dimitrova' nın Horata s Fenerite (Fenerli İnsanlar) kitabından...Çeviren, Hüseyin Mevsim.


29 Kasım 2006


Sirk !


Vatandaş artık iş aramaktan vazgeçmiş, gözünü bizim Mehmet Ali Bey’e dikmiş.. Çarkifelek’ten benim payıma bir şey düşer mi diye bakıyor..Her türlü adli sorununu ise Sabah Programları’na havale etmiş..Umudunu medyaya baglayan akillardan bir seçme:

Kadinin kizi kötü bir evlilik yapmiş.. Damadi daha ilk görüşte gözü tutmamiş zaten.. Kizina “Bu adamdan koca olmaz, bunun peşini birak” demiş..Kiz dinlememiş evlenmiş.. Hatta evliligin ikinci günü de kizini uyarmiş..“Adamın ne mal olduğu ilk geceden belliydi” diyor.. “Kızıma anan, anan diye tutturmuş..” Yanında dikilen küçük kız anasını dürterek uyarıyor..“Anan dememiş anne.. Anal anal..” ...Selahattin Duman

Canlı yayında Seda Sayan leğende cüce yıkamış zannedersem geçen sene, ben bu müthiş perfonmansı görmedim ama Bahadır Boysal köşesinde dumur şekilde bahsetmişti...

28 Kasım 2006


Yeşilçam I

Rivayet edilir ki, bir film çekiminde yönetmen, Filiz Akın'a "Yere bak, bağır!" demiş. Filiz Akın, yere bakıp bağırmış. Çekim bittikten sonra, "Ben neden bağırdım?" diye sormuş. "Neden olacak," demiş yönetmen, "Yerde babanın ölüsünü gördün de ondan." Yakıştırma mı, değil mi, orasını bilemiyorum. Ama benim de tanık olduğum bir olay vardı. Halit Refiğ'le Kasımpaşa'da Eşref Vural'ın kahvesine gitmiştik. Yapımcı Ertem Eğilmez'le konuşmak için. Kahvede İki Gemi Yanyana filminin çekimleri yapılıyordu.

Yönetmen Atıf Yılmaz'la birlikte oyuncular, Orhan Günşiray, Filiz Akın, Altan Erbulak oturmuş bekleşiyorlardı.Yönetmen yardımcısı Atilla Tokatlı'ya sordum: "Niye bekliyorsunuz?", "Kemal ağabeyi bekliyoruz," dedi Atilla. "Kemal Tahir'i." Filmin senaryosunu yazıyordu Kemal Tahir. Biraz sonra geldi. Bir masaya oturdu. Önüne portatif daktilosunu koyup çekilecek planı yazdı. Çekim yapıldı. Daha sonra da bir sonraki planın yazılması beklenmeye başlandı. Öykünün nasıl gelişeceğini, nasıl sonuçlanacağını, değil oyuncular, yönetmenle senaryo yazarı bile bilmiyordu.

Yeşilçam II


Yeşilçam'da bir haftada, bilemedin iki haftada film çekiliyordu o sıralarda. Hele işin başında Yılmaz Atadeniz gibi "uzman" bir yönetmen varsa, iç içe iki film birden kotarılıyordu. Bazen oyuncular iki filmde birden oynadıklarının farkında bile olmuyorlardı. Hatırlıyorum, Yılmaz Güney bir filminin afişini görünce, "Ben bu filmde ne zaman oynadım?" diye şaşırmıştı.Yeşilçam, altın çağını yaşıyordu. Yeşilçam sayesinde yabancı filmleri de tekrar tekrar seyretme olanağını buluyorduk. Eski Hollywood yapımları, Kadıköy'e, Urfa'ya uyarlanıyordu boyuna.

Yeni yabancı filmler de bu yağmadan nasibini alıyordu. Daha DVD'lerin, videoların olmadığı ülkemizde, Aşk Hikayesi (Love Story) filmini seyredip sayfa sayfa not almak için filmciler Beyrut sinemalarına gidiyorlardı. Bir ay sonra da Erich Segal öyküsünü, yerli Ali McGraw'larla, Ryan O'Neal'lerle izliyorduk. Biz bu Yeşilçam'ın nesini özlüyoruz? Bugün yapılan filmler eskilerden daha üstün, daha nitelikli. Ama biz o Yeşilçam'ı arıyoruz.Aslında aradığımız o Yeşilçam değil de, o "naif"lik, o "çocukça"lık mı? O günün Türkiye'si mi yoksa?..Ülkü Tamer

27 Kasım 2006





Türk Sineması I


Öztürk Serengil, İsveç'te Ingmar Bergman'la birlikte bir programa konuk oluyor. Sunucu "Şimdi karşınızda dört film yaptığı halde bütün dünyanın tanıdığı bir sanatçı ile 227 filmde oynamasına rağmen kimsenin tanımadığı bir başka sanatçı var." Bergman afallayarak Serengil'e soruyor: "Pardon 227 film mi çevirdiniz, 227 fotoğraf mı çektirdiniz?"...

Filmler Anadolu'ya pazarlanırken, maliyeti yüksek olan renklinin yanında bir-iki de siyah beyaz yollanır. Ama ya elde yoksa? Filmi bir gün içinde çekmek icap eder!

Kaktüslerle Meksikalaştırılan Ürgüp'te çekilen 'Çeko', Anadolu'da en fazla iş yapan filmlerden olur, Kürtçe'de 'silahşör', sokak dilinde 'it, kopuk' anlamına gelen 'Çeko'yu, filmin pek çok hayranı oğluna isim olarak verir

Senaryosuz çekmek kafa karıştırmaz mı? "Lokallere göre ayırırsın. Mesela kızın evinde neler çekilecek? Oğlanla kız tanışacak, nişanlanacaklar, kıza tecavüz edilecek, oğlan eve gelecek, kızın cesedini bulacak!.." Kafamdaki hikâyeyi mekânlara bölerdim, karışmazdı.. Eğer iki film bir arada çekiyorsam, tabii bir de öbür kızın evi var!"








Türk Sineması II


"Erotik filmi aşağılıyorlar. Halbuki erotizm olmadan hayat olmaz ki. Modası vardı, çektik, asıl çekmek istediğimiz Cüneyt Arkın'lı filmler için para kazanabilmek için. Bir de bunun ayarı vardır, sonra işi pornoya vardırdılar. Hiç unutmam; 'Karaoğlan Ecevit' diye film oynuyor 1974 senesinde Kıbrıs çıkartmasıyla ilgili, bir kuyruk...Ya dedim, bu kadar kuyruk mu olur?.. Gittim, sinemacılar tanıdık, bir baktım, Ecevit 'Kıbrıs' diyor, tak kesiyor, 15 dakika üç tane zenci, üç tane kadın, parça giriyor! Bir de bunlarla mücadele ettik."

Ülkü Erakalın, Anadolu'da 'gala'nın ünlü bir sanatçı, bir star sanıldığını anlatıyor. Dediğine göre, bir filminin galasında Kamuran Akkor, 'Hoşgeldiniz Gala Abla' olarak karşılanmış hatta.

O dönemki furyaların yerini şimdi TV dizileri aldı. Gidişat aynı. Orada da A sınıfı, B sınıfı var."

"Çok kabaca söylersek, sinema aslında bir istismar sanatıdır. Temel amaç seyircinin bir duygusunun üzerine gitmek, bir duygusunu kullanmaktır. Bu intikam filmi olur, aşk filmi olur, erotik film olur, dini film olur. Seyircinin şuur altına girmeyi başarırsan, iyi film çekmiş sayılırsın. Roman da böyledir, şiir de, müzik de, resim de..."

Bazıları benim için "Palavradan filmci" der, hayat palavra be! Hangimiz palavradan değiliz?" Çetin İnanç' ın "Jet Rejisör" kitabından.



26 Kasım 2006





TV ve Yozlaşma I


Bir hafta süreyle dişimi sıktım, çeşitli TV kanallarındaki dizilerimizi izledim. Sonunda kendime hayat boyunca yapmadığım tüm eziyeti yaptığımı anladım. Dizileri birkaç sınıfa ayırabiliriz.

Sade suya tirit diziler: Konusu önemli olmayan, basit laf kalabalığıyla geçiştirilen ve boşluk doldurmak için yayınlananlar.

Çorba diziler:Güya günlük hayattan kesitler veren ama yamalı bohça olmaktan öteye gidemeyen, güya her soruna el atanlar.

Zorba diziler: Kentlerde ve kırsalda geçen, şiddet, zorbalık ve hatta vahşet içerenler.




TV ve Yozlaşma II

Tümünün ortak noktaları, herkesin birbirine sürekli bağırması, mizah ile sululuğun birbirine karıştığı veya aradaki farktan habersiz güldürü anlayışı; güçlünün zayıfı, zenginin fakiri, üstün astı azarlayıp hor görmesi, konuşma dilinin son derece bozuk, ilkel, küfürlü, sevimsiz olması, karakterlerin birbirlerine hep diklenerek kem gözle bakmaları diyebiliriz.

Bunlar yanında en ufak bir görgü, bilgi, zekâ parıltısı, kültürel birikim, yaratıcılık içermeyen senaryolarla bu yetersizliği gidermek için, kıymanın bozulduğu anlaşılmasın diye içine bol bol acı biber ve tuz koyan sahtekâr aşçı gibi olabildiğince şiddet, insan öldürmeyi sinek öldürmek kadar basit ve meşru gösteren sahneler.Eğitim yalnız okullarda verilmez. Bugün dizisini dövmeyen TV, yarın dizini döver!...Eski Bakanlarımızdan, Bülent Akarcalı


Sahi arkadaşlar "Avrupa Yakası" dışında, mizah ve zeka parıltıları içeren, eh belki biraz "Yabancı Damat" dışında adam gibi dizi var mı yoksa benim gözümden mi kaçıyor ?

25 Kasım 2006





Quetzal



Doğu' nun Zümrüdüanka kuşu varsa, Latin Amerika' nın kutsal kuşuda Quetzal' dır. Güvercin büyüklüğünde olan bu kuş, bir metreyi bulan parlak yeşil renkli kuyruğuyla ünlüdür. Efsaneye göre son Maya kralı işgalciler tarafından katledilmekle kalmaz, kalbi göğüs kafesinden sökülür. İşte o an Quetzal gelir ve kralın sökülen kalbinin yerine konar. Kızıldereliler erkek Quetzal kuşunun göğsündeki kırmızılığın bu yüzden olduğuna inanırlar...! Quetzal yağmur ormanlarının yüksek yerlerinde yaşıyor. En önemli özelliği özgürlüğüne olan düşkünlüğü...Öyle ki, bir Quetzal yakalanıp kafese konlunca çok yaşamıyor, kısa sürede ölüyor...



24 Kasım 2006


Sokrates ve Öğretmenler Günü I

Sokrates ruhların göçüne inanıyordu ve hayata tekrar tekrar geldiğimizi söylüyordu. Her seferinde edindiğimiz bilgilerin de zihnimizde saklı tutulduğunu ancak bunları doğarken unuttuğumuzu anlatıyordu.Yani hayatla ilgili her türden bilgiyi zaten bilerek dünyaya geliyorduk. Öğrenme dediğimiz bir tür hatırlama, öğretmeyse hatırlatmaktı. Hiç kimse daha önceden zihninde ya da ruhunda bilmediği bir şeyi öğrenemezdi. Öğretmenin işlevi öğrenciye rehberlik etmek, bakış açısı kazandırmak ve bilgilerini anımsamasını sağlamaktı.

Sokrates'in fikirlerini öğrencisi Platon'un eserlerinden öğrenebiliyoruz. Yani öğrencisi olmasa belki de Sokrates gibi önemli bir şahsiyetten kültür tarihimiz yoksun kalacaktı. Öğrencisi, Sokrates'in öğretmen olmasını sağladı. Ve öğretmenin Atina demokrasisince idam edilmesi tarihe trajik ve ironik bir 'rastlantı olmayan' olarak geçmiştir. Öğretmeni öğretmen yapan diploma mıdır? Sokrates diplomasısızdı. Öğretmeni öğretmen yapan kurumlar içerisinde kalıplaşmış programları uygulamak mıdır? Sokrates'in müfredatı yoktu.

Sokrates ve Öğretmenler Günü II

Öğretmeni öğretmen yapan öğrencileridir, onlarla kurduğu diyalogtur. Sokrates'in idam gününde bu ölümden kurtulmasını sağlayacak düzeneği oluşturan, ismini ve fikirlerini gelecek yüzyıllara aktaracak eserler, tiyatrolar yazan öğrencileri vardı... Öğretmenlerden eğitim ordumuzun fertleri diye söz etmek ne kadar doğru? Öğretmen cenge giden bir asker olabilir mi? Her kahramanlık öyküsünü askeri benzetilere başvurmadan takdir etmeyi bilmek gerekmez mi?

Bir öğretmen sınıfını ne kadar korkutabiliyorsa, sırada put gibi tutabiliyorsa iyi bir öğretmendir! Mi? Hiç sanmıyorum. Halil Cibran şöyle diyor:"Öğrencileri arasında mabedin gölgesinde yürüyen üstat, kendi aklı ve hikmetinden vermez, fakat daha çok inancını ve sevgisini sunar.Eğer gerçekten olgun ise sizi kendi akıl ve hikmetinin evine çağırmaz, fakat daha çok sizi kendi aklınızın eşiğine yöneltir." ..Pınar Nurhan, Felsefe Öğretmeni

23 Kasım 2006


İçteki İyilik I

Başkaları en fazla kibar olabilir. İngiliz erkeklerini "gentleman" diye tanımlarlar, bir kapıdan önce kadının geçmesi konusunda asla hata yapmayan bu adamlar, komşuları hasta olduğunda ona bir ambulans çağırma iyiliği göstermez... Öyle acımasız millettir. Dostoyevski'yi okuyarak yetişmiş, insan dramını tanıyacak durumdaki Rus erkeği okuduğunu bırakıp başına silahı dayamış adamı intihardan vazgeçirmeye çalışmaz... Öyle soğuk millettir. Ölüyorum desen Alman'a sıktığı vidayı bıraktırıp yaralı parmağa işettiremezsin... Öyle robot millettir.

Bir İtalyan'dan açlıktan ölsen siestada dükkân açtırıp bir dilim ekmek alamazsın, ama insanlık üstüne saatlerce konuştuğunu duyabilirsin. Öyle "maskara" millettir.Bu ülkenin ama zengininden fakirine her kapısından iyilik görebilirsin. Bir Türk bu iyiliği bulamadığı için yabancılarla iki kuşak beraber yaşamakta ve fakat onlara karışmamaktadır. Ama yabancılar buraya geldiğinde bize hemen karışır, çünkü onların ruhu da aslında bu iyiliği arar.

İçteki İyilik II

Batı'daki gençlerin Katmandu, Hindistan hatta Anadolu yollarına düşmesi bundandır ve oralarda kendine hepsi baharda fidana yürüyen cansuyu gibi iyilik şırınga etmektedir. İyi olmak için tanıdık olmaya gerek yoktur.İyiliğin değeri, verene olan maliyetinin, alana olan yararıyla çarpımının, o toplumdaki iyilik sayısına bölünmesiyle bulunur... Maliyeti yüksek bir iyilik başkasına çok yarar getirmiş olsa bile, o toplumda dayanışma yaygınsa yine de düşük bir değer taşır. Ama aynı iyilik yardımlaşma olmayan toplumda değerli görülür.

Örneğin bizim toplumda sinilerle insan doyurmak o kadar matah bir şey görülmezken, Almanya'da sigara ikram etmek bile iyilikten sayılır.İyilik yapmanın ödülü yoktur... burada, basitçe içimiz iyi olduğu için iyilik yaparız. Karşılıksız iyiliğin bir tehlikesi varsa o da beleşçiliktir... beleşçilerin türemesi, tüm toplumun yardımlaşmasını tehlikeye atar. Çünkü yaptığı yardımın hiç geriye dönmediğini görünce, kişi kendini kurtarmak için hızla beleşçi olur. Böylece herkes beleşçi hale gelmekte ve toplum dağılmaktadır.




İçteki İyilik III



O yüzden savunma refleksi olmayan Doğu'da beleşçileri ortadan kaldırmak yaşamsal bir önem taşır. Türk toplumunun bozulmasının altında bu yatmaktadır, herkes yardımlaşmayı istemekte fakat herkes beleşçi olmaya mecbur kalmaktadır.Aslında beleşçiler her zaman vardı... Eskiden köyde dedikoduyla beleşçi tespit etmek kolaydı. Maymunlar bile ağaçta tünerken, aradaki beleşçiyi, hırlaya hırlaya anlaşarak belirler ve üzerine çullanıp öldürür ya da koloniden sürerler.

Büyük şehirde dedikodu, beleşçi tespitinden başka işle uğraşmakta ve amansız bir adalet sistemi toplumun beleşçiden kendini koruması için şart olmaktadır.Bugün bizde de o içteki iyilik solmaya başladı;... Türk insanı şimdilerde iyiliği ancak zor günde hatırlıyor. Türk insanı bunlara rağmen her zaman en azından yarı yarıya iyi olmuştur, ümidim odur ki yapı kolay değişmeyecektir. Başkalarının kötülüğü ortak ruhtaki iyiliği bitirmeyecektir...

Tahir M. Ceylan



Ajdar !

"Mesut Yar köşesinde Ajdar'a 'tanımlanamayan şarkı söyleyen obje' tanımını getirmiş. Bu 'Unidentified flying object' (UFO) lafıyla yapılan güzel bir zeka oyunu. Ajdar'a bir yerlerde rastlarsanız onun gerçekten de tanımlanabilir bir şey olmadığını göreceksiniz..." Demiş yazısında Serdar Turgut...Harbi bu adam tam bir kabus, ve Gaffur gibi tanımlanamaz birşey :)

22 Kasım 2006


Tanrı Saati Bir Kez mi Kurdu ?

"Doğa düzenini yaratmış olan Tanrı idi. Ancak Tanrı'nın 'kendi kendisine işleyen' bir tabiat düzenini yaratmış olup olmadığı veya tabiatın düzeninde vuku bulan her bir olayda onun iradesini gösterip göstermediği, önemli bir sorun olarak hala durmaktaydı. Evrenin her zerresini hareketi her defasında Tanrı' nın iradesiyle mi motive edildi, yoksa Tanrı' nın evreni bir kez harekete geçirdikten sonra herşey saatin dönmesi gibi kendiliğinden mi dönmeye başladı?"

"Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğumu" (İletişim Yayınları) eserinin "Yeni Osmanlıların İslamı Entellektüel Mirası" bölümünde Şerif Mardin, Batı' da laikliğin hukuk içindeki konumunun teolojik bir incelemesini yapar. Mardin' e göre, Batı' da ilahi iradenin tabiat kanununu her zaman için belirleyip belirlemediği hususu hayli önem arz eder...

21 Kasım 2006


Bireyin Tarihi I

Önceleri her toplum, ailelere dayalıydı. Sınır boylarını aşiretler korur, imparatorlukları, belli ailelerden köken alan hanedanlar yönetirdi. Hausburg'lar ya da Osmanlılar gibi. Ailelere dayalı devlet ve toplum yönetimi hem kolay, hem etkiliydi. Asker toplama, "her aileden bir kişi" usulüyle yapılır; evlenmeler "filanca aileye gelin vermek" diye tanımlanır; kişiler "Karamehmetoğullarının Osman'ı" şeklinde adlandırılırdı.

Kişiler kendi başlarına yeterince güçlü değildiler. Teknoloji gelişmemiş, üretim artmamıştı. Bireyin kendini bağımsız ve özgür hissedecek gücü yoktu, zayıftı. Zayıflığın olduğu her yerde olduğu gibi kişlerin arasında dayanışma zorunlu idi. Bu dayanışma, soy temeli üzerinde yapılıyordu. Bu nedenle de aynı aileden olanlar, başka ailelere karşı; aynı köyden olanlar başka köylülere karşı; aynı yöreden olanlar başka yöreden olanlara karşı ve nihayet aynı milletten olanlar başka milletlere karşı, her zaman birbirlerini savunurlar, dayanışırlardı.

Bireyin Tarihi II

Sonraları devir değişti, teknoloji gelişti, üretim arttı, birey güçlendi, insan aile içinde kendisinin asiri yönlendirmesinden herseyine büyükler köylüler akrabalar komşular tarafindan karisilmasindan uzaklaşmak istedi...Böylece , bireysel tarih oluşturuldu.Bundan bir çeyrek yüzyıl öncesine kadar Türk toplumunda aile dışında kalabilenler ancak marjinaller, "deliler" ve aileden atılmış huysuz kadınlardı. Bunların dışındaki her kişinin, ait olduğu bir aile kültürü, aile geleneği ve ailece yönetilirliği vardı.

Dolayısıyla iktidardakiler; ailelere hitap eden gelenekçi ideolojileriyle fazla bir çaba göstermeden birbirine aile halkaları ile bağlı, bu tek tip toplumu kolayca yönetebiliyorlardı.Sonra zaman değişti. Çocuklar calismak ya da okumak üzere İstanbul'a yada diger büyük sehirlere geldiler. Babaların sağlığı bozulduğunda kendi paralarıyla babalarına baktırdılar. Yüzyıllardır her yaşında, babanın izniyle babanın parasını harcayabilen Anadolu çocuğu, ilk kez kendi parasını, acze düşmüş babası için harcıyordu. İşte o zaman hiyerarşi tersine döndü ve ailenin ideolojik, sosyal, ekonomik birliği sarsıldı



Bireyin Tarihi III

Evet ama şimdi, ideolojik ve düşünsel olarak çırılçıplak kalmış bu insanlar neye bağlanarak geleceklerini yönlendireceklerdi. Bunu tayin etmek için bilgiye gereksinim vardı. Ama bilgiyi bulmayı bilmiyorlardı. Çoğunluğu okumuş sayılsa da, bilgelikten evrensel kültürden yoksundular. O zaman kendilerine sunulan ideolojierden birisini seçip, kimisi komünist, kimisi ırkçı, kimisi de dinci oldu. Böylece dedelerinin babalarının yerini ideolojileri aldı. Köylülükleri ve bilgisizlikleriyle bütün toplumu yönlendirmeye kalktılar, kendilerini yönlendirmeyi bilmeden!.

Evet şimdi ideolojilerde bitti ya da bitmek üzere. Türk insanının kendini yönetecek yeni yollar bulamadıkça tekrar eskiye döndüğünü farkediyorum.İnsanlarımız, bireyselliklerini oluşturamadıkça yeniden eskiye sığınmanın yollarını arıyorlar.Aziz Nesin bunu aptallıkla açıklamaya çalışmıştı. Evet belki aptalca, ama asla bir aptalın yaptığı aptallık değil. Kendini yönetmeye alışmamış birey olamamış düşünme karar verme yoksunu insan davranışı bunlar. Cünkü onlar karar vermeyi sorumluluk almayı düsünmeyi her zaman babalarına,tarikat şeyhlerine,aşiret resislerine bırakmışlardır...

M. Tahir CEYLAN


20 Kasım 2006


Toplum !

"Hiçbir şey dünyayı ve toplumu yeniden yaratamaz, bu mümkün değildir. Toplum devamlı üreyen, devamlı ölen, nesilden nesile parçalar halinde birtakım şeyleri miras bırakan büyük bir organizmadır." İlber Ortaylı

19 Kasım 2006


Herkesin Başka Bir Ecevit'i Var !

......."İnanca saygılı laiklik"i düşünecek kadar iyi niyetli politikacı idi. Ama 2 Mayıs 1999 günü, TBMM'nin yemin töreninde öne fırlayıp, türbanlı Merve Kavakçı'yı göstererek "Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz!" diye haykırmasını kim unutabilir? Ben hiç unutmadım, unutmayacağım!......demiş Özdemir İnce.....ben Ecevit'e çok kırgındım, belki oda bize kırgın gittiya neyse...

Erbakan-Demirel-Ecevit üçlüsüne, siyasette artik ciddi ciddi bir şeyler düşünmeye başladığım yirmili yaşlardan itibaren epeyce arkalarından saydırdım...Çünkü babam onlarla büyümüş yaşlanmıştı, bende onlarla büyümüş kazık kadar askerlik çağında gay adam :) olmuştum ve başarılı olamadıkları kabak gibi ortadaydı, aklımda kalan son Ecevit silueti dili dolaşan, robotlaşmış ayaklarını yere sürerek yürüyen birisi olarak kalmış.Tabi ki allah rahmet eylesin ama bu muhteşem üçlü daha düne kadar iktidardaydı bakıyorumda 34 yaşındayım ve benimde hayatımın yarısını yemeyi bir güzel becermişler :(





Yobaz Polonya I


Bu yazı Polonya Başbakanı yerine, herhangi bir Türk Başbakanı mesela Tayyip düşünülerek okunursa bence daha zevkli olabilir :)

Polonya Basbakani Jaroslaw Kaczynski, geçenlerde Brüksel’deyken, "Sizi temin ederim ki, bizde üst düzey gay politikacilar var" diye yeminler ediyordu. Polonya’nin adi AB içinde yobaza çiktigindan, yabanci basini ülkesindeki gay kulüplerine takilmaya davet ediyor, "Polonya’nin homofobik oldugu söylentilerine inanmayin" diyordu. AB’ye üye olali iki sene geçtigi halde insan haklari konusunda komisyon ile hálá cebellesiyor Polonya.

Brüksel, gay haklari ve idam cezasi alaninda hálá sorunlar oldugunu düsünüyor.Polonya’da Lech Kaczynski’nin cumhurbaskani; ikiz kardesi Jaroslaw’in da basbakan olmasindan sonra, Varsova ile AB Komisyonu arasindaki iliskiler limonilesti. Varsova Belediye Baskanligi sirasinda gay yürüyüsünü yasaklayan Lech Kaczynski, geçen yaz aylarinda idam cezasinin yeniden uygulamaya konulmasi için flörtlere baslayinca, Brüksel’de safak atti.







Yobaz Polonya II


Bunun üzerine ikiz kardesi hemen Brüksel’e giderek, idam cezasinin söz konusu olmadigini, ülkedeki gay kulüpleri ve gay yazarlarin gayet iyi muamele gördügünü söyledi. "Üst düzey gay politikacilarimiz var" diye de ekledi. Gerçi Polonya’da kimse onlarin varligindan haberdar degil; iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi’nden de "Sapik homolari toptan tedavi etmek lazim" diye sesler yükseliyor.

Kaczynski’yi Brüksel’e kadar götüren escinsellere hosgörü meselesi, AB’nin insan haklari kriterleri arasinda önemli yer tutuyor. Gay’lere ayrimci davranis bir insan haklari ihlali olduguna göre, uygun nitelikleri tasidigi takdirde bir escinselin toplumun üst basamaklarina tirmanmasi önünde bir engel olmamasi gerekiyor. Peki ya bir escinsel, devletin en tepesine tirmanmaya kalkarsa?



Avrupa Birliği Türkiye ve eşcinseller üzerine daha önceki bir yazıma link;
http://gaykedi.blogspot.com/2006/08/bursadaki-gay-yrysne-gsterilen-cirkin.html


17 Kasım 2006


58 İbne !

Osmanlı zamanında, insanlar küfür etmeyi isteyip te dilleri varmadığı zaman, o küfürün "Ebced" hesabındaki karşılığını söylermiş...Mesela ibne kelimesi 58 sayısına denk geldiği için "Lan 58'in evladı" falan şeklinde...Ayrıca malum eylem için "el çekmek" tabiri kullanılırmış eskiden..El kelimesinin ebced'deki karşılığı 31'dir...(elif = 1, Lam = 30, Elif + Lam = 31) İnsanlar aman çocuklar duymasın, aman ayıp olmasın derken "El çekmek" lafını kullanır olmuşlar. Gel zaman Git zaman, "El çekmek" fiili unutulmuş ve sayılı hali baki kalmış...
Leman' dan Bahadır Boysal'a okuru Devrim Konuray göndermiş, iyi de etmiş, 31'in hikayesini duymuştum ama 58 ibneyi bir 58 olarak duymamıştım yaa :)

Dünya Değerler Araştırması *

Demokrasiyle yönetilen ülkelerin sayısı son 25 yılda çok arttı.Bütün ülke vatantaşları daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük istiyor. Ama birey olarak kendi hayatında, demokratik bir toplumda yaşamanın gereklerini, yükümlülüklerini yerine getirmiyor, kurallara uymuyor, bireysel davranışlarında geleneksel değerlere dönüş var. Kural tanımazlık artıyor, demokratik bir toplumda yaşamanın gerekleri unutuluyor, kendisinin özgürlük alanı genişlesin, ama o başkalarının özgürlüklerini ihlal edebilsin! (burada benden bir parantez, bu lafım bir takım kazmalara; demokrasi sadece senin için değil herkese, buna eşcinseller dahil )

Ve seçkinler...Azgelişmiş ülkelerin seçkinleriyle zengin ülkelerdeki seçkinlerin yaşam tarzları aşağı - yukarı aynı. Zengin ülkelerin seçkinleriyle seçkin olmayanların yaşam tarzları arasında çok abartılı bir farklılık yok, ancak azgelişmiş ülkelerde seçkinlerle seçkin olmayanların yaşam tarzları arasında bir uçurum var. **

*
80 ülkede yürütülen ve dünya nüfusunun % 85'ini kapsayan araştırmanın 25. yılı değerlendirmesi...Meral Tamer


**
Bu sonuç bana Emre Aköz'ün şu saptamasını hatırlattı "Türkiye'nin yönetici elitleri ve zengin sınıfları; Batılılaşma, modernleşme, laiklik gibi değerleri öne çıkarırken; yönetilenler, dar gelirliler, fakirler İslam'a sarılmıştır. Dolayısıyla Türkiye'de sadece gelir ve eğitim açısından değil, 'inanç' açısından da bir sınıf farkı oluşmuştur"


15 Kasım 2006


Dinsiziz, Sofuyuz, Eşcinseliz I

Size hep aynı şeyi fısıldıyorlar, "onlar düşmanımız".Size "onların düşman" olduğunu söyleyenler asıl düşmanlarınız..."Onlar düşman" diyen Kürtler var."Onlar düşman" diyen Türkler var.Bunu diyenlere bir sorsanıza, "senin dost olduğun nerden belli?"Tek korktukları sizin sorular sormanız."Hayata artık silahla değil, akılla biçim veriliyor," deyin onlara...Öyle çok ümidimiz var ki...

Özgür olacağız, kimseden korkmadan konuşabileceğiz, herkes hakkında şaka yapabileceğiz, çocuklarımızı iyi yetiştireceğiz, dünyanın en gelişmiş yörelerinde çocuklar nelere sahip oluyorsa bizim çocuklarımız da onlara sahip olacak, depremde yıkılmayacak evlerimiz, bizi ezmeyecek bir düzenimiz, güzel okullarımız, temiz hastanelerimiz, mafyayla iç içe geçmeyen görevlilerimiz olacak. Çocuklarımız için endişelenmeyeceğiz. Irkımız, dinimiz, dilimiz, cinsimiz değil, aklımız, yeteneğimiz, çalışkanlığımız önemli olacak.

Dinsiziz, Sofuyuz, Eşcinseliz II

İçinde insanların huşu içinde ibadet ettiği misk kokulu camilerimiz, gençlerin semah yaptığı cemevlerimiz, dünyanın dört bir yanından insanların eğlenmek için geldiği barlarımız, kulaklıklarından sevdikleri müzikleri dinleyen çocukların kitapları okuduğu kütüphanelerimiz, hastalarımızı güvenle emanet edeceğimiz hastanelerimiz, öğretmenlerin çocuklara sevgiyle davrandığı okullarımız olacak, her dilden şarkılar söylenecek.İmkansız gibi mi gözüküyor size?

Ama anlattığım gibi ülkeler var.Niye onlar gibi olamayalım? Oluruz.Bu ihtimal kapımızda.. Biz, Kürdüz, Türküz, Lazız, Çerkeziz, Abhazayız, Ermeniyiz, Yahudiyiz, Rumuz, biz Ortodoksuz, Müslümanız, Sünniyiz, Aleviyiz, dinsiziz, sofuyuz, eşcinseliz*... Biz biraz tuhafız. Dalgacıyız, öfkeliyiz, tembeliz ama biz en zor zamanda bile gülmeyi beceririz, bir büyük deprem bizi vurduğunda evdeki tek tencere yemeği paylaşırız, işler sıkıştığında deliler gibi çalışırız.Boşverin siz ölümü hayattan çok sevenlere. Ortak ümitlerimiz var bizim...Ahmet Altan
* Eşcinselizi ben ekledim, aslında eklemesem de olurdu ya! Çünkü yazıda "dinimiz, dilimiz, cinsimiz önemli olmayacak" derken cins kısmına hepsi giriyor ama işgüzarlık işte :)

14 Kasım 2006





Hadi Ordan Bee,
Lanetli Kavimmiş !



http://sedefsuner.blogspot.com/ da toplumsal linçle ilgili birşeyler okurken aklıma düştü, isyerinde bir kac gündür birisi her sabah Erbakan tayfasının Milligazete'sini bırakıyor, hemde ücretsiz, islamı holdinglere yimpaşa falan para kaptıranlar, paraları nereye gidiyor diye merak etmesinler derim, bu gazetemsi şeyin hicri 17 şevval 1427 tarihli geçen günkü sayısında :) evet gerçekten böyle bir tarih var üzerinde yani 8 kasım çarşamba 2006, fazla değil canım sadece 600 sene geriden geliyorlar :)

araplar bile artık dünyayla aynı miladi takvimi kullanıyor, bunlar araplardan daha arapçı galiba ya herneyse; manşet "Bunlar Lanetli Kavim" bahsedilen israil, herhangi bir milletin yaptıklarını eleştirmek ayrı lanetli olmakla suçlamak ayrı ! birileri de kalkar türklere doğuştan barbarlar der, kürtlere bunlar adam olmaz vahşiler der, araplar cahil oğlu cahildir, müslümanlık dünyada ki en ilkel dindir der....der de der...sonra ortalık birbire girer...üf ya üff gelde sinirlenme şu dangalaklara !



13 Kasım 2006


Philadelphia' ya gidince ilk nereye gidilir? ilk iş faytonla küçük bir şehir turu attım. Faytoncu beni faytonuna binmeden önce bir imtihan etti: "Philadelphia ne anlama gelir biliyor musunuz?" "Birader beldesi" cevabıma da çok hayret etti. (Bu isim incilden alınmıştır) Ben de kendisine orjinal Philadelphia' nın nerede olduğunu sordum; adamcağız "orjinal" bir Phladelphia'yı hiç duymamıştı. "Batı Türkiye'de Alaşehir* orjinal Philadelphia'dır" dedim. İlk hristiyan merkezlerinden olduğundan İncil'de adı geçer ve bu şehrin adı da oradan alınmıştır.(Ama bunu bizzat pek çok Alaşehirlinin bile bildiğini sanmadığımı söyleyip kendisini biraz rahatlattım)....Celal Şengör
* Manisa

Her ne kadar Celal Şengör Fazla Cumhuriyetçi & ordu sever denilerek eleştirilse bile, ülkemizin en önemli beyinlerinden birtanesi olduğuna şüphe yok, geçenler de bir yerler de kendisinin ülkenin en önemli özel kütüphanelerinden bir tanesine sahip olduğunu okumuştum, öyle ki İngiltere Kraliyet kütüphanesinde olan çok önemli ve eski bir atlastan dünya da başka sadece onda varmış...Gaykedi




Demokrasi & Cumhuriyet


Celal Şengör Bey'e yapilan eleştiriler aklıma Cumhuriyet & Demokrasi tartışmalarını getirdi. Bu konuda güzel bir örnek hafızam beni yanıltmıyorsa Özdemir İnce vermişti. Benzetme şarap ve bardakla ilgili..Burada şarap demokrasi, bardak cumhuriyet oluyor şimdi biraz açayım konuyu;

* Bir kesim hem kadehten (cumhuriyet), hem şaraptan (demokrasiden) nefret eder onun amacı şarabın dökülmesi ve bardağı kırmak şeriat getirmektir, ama bardağı kırmak için demokrasi sever yani şarapsever gözükür bu ifade yobaz kesimi anlatıyor.

* demokrasiyi seven ama bardaksız (cumhuriyetsiz) şarabın bardakta durmayacağını savunan, bardağın önemini kavrayan, daha cumhuriyetçi bir kesim.

* Şaraba bayılan ama, onu koruyan dökülmesini önleyen şeyin bardak (cumhuriyet) olduğunu unutmuş gözüken sorumsuz bir gurup.

bu konuda lütfen İngiltere krallık, İran cumhuriyet v.s örneğini vermeyelim baydı artık, burada anlatmak istediğim Atatürk' ün kurduğu cumhuriyetin tepeden inmecide olsa demokrasinin altyapısını oluşturan laik kazanımları !


12 Kasım 2006


Pirü Mugan Dedenin Abdestli Şalgamı I

Şeriat gelince nikâhı imam kıyacak ve tepesi atan koca, karısını: Seni boşadım yelloz, diye hemencecik kapının önüne koyacaktır. Elini ayağını, yüzünü saçını örtmeyen kadınlar kafir sayılacak ve böylelerinin katli vacip olacaktır. Plajdı, bikiniydi, kadınlı erkekli toplantıydı, danstı, baloydu; bunların hepsi kaldırılacak ve de evlerin pencerelerine yeniden kafesler konacaktır.

İşine, dişine ve kuşuna güvenebilen erkekler, nikâhlı olarak dört; stepne olarak da, dilediği kadar karı alıp, aynı eve doldurabilecektir. Ortalıkta karı kıtlığı başlar da, erkekler her yerde sade erkek görmekten ne yapacaklarını şaşırırlarsa; Nedim Efendi'nin de belirttiği gibi, ay yüzlü bir gulama: Koş annenden cuma namazına gideceğim diye izin al da, seni Kâğıthane'ye götürüp orada kâğıthaneleyivereyim, diyeceklerdir.

Pirü Mugan Dedenin Abdestli Şalgamı II

Kadınlar da kendi aralarında "zürefa"lığa yöneleceklerdir. Zürefa zarifin çoğuludur. Ve zarifler, boyunlarına ince bir eşarp bağlayarak, gözlerinin kestiği çıtıpıtı hanımları hamamlara götürüp, orada bir güzel ovarlar.Yani efendim setri avret babında namus kantarının topuzu fazla ağır bastı mı; erkekler erkekleri, kadınlar kadınları kovalarlar.

Sonra herkes kalıbı dinlendirince; cümbür cemaat cennete giderler.Böyle bir yaşam düzeninde öncelikle kadınlar ayvayı yer. Erkeklerse özellikle kadınlardan daha çok miras yer; sakilik ve köçeklik neşvü nüma buldukça, kestanesine sahip olamayanlar da pirü mugan dedenin abdestli şalgamını yer.Yani Türk demokrasisi de, çağdışı Arap şeyhlerinin görkemli babasını yer...Çetin Altan

11 Kasım 2006


Ben Zayıfım

İnsanlar üçe ayrılır, daima güçlüler, geçici olarak zayıf düşmüş güçlüler ve daima zayıflar. Yazılı küllüyatın çoğunu ilk iki grup arasındaki ilişkiler, azını ise son gruptakilerin bireysel dramlarıyla kahramanlıkları oluşturur.

Öyleleri vardır ki, bir anlık şefkate ömür boyu köle olur, fakat birisi, kendi şefkatine muhtaç olduğunu anladığı zaman, karşıdakinden, şefkati öylesine kıskanır ki; sineğin yağını çıkarırcasına "madem ki şevkat göstereceğim üstüne birde azar çekeyim" deyip; onun hem köleliğini sağlamlaştırır hem de azarla zavallıyı kahır içinde bırakır. Şefkatini böylesine pahalıya verir ve karşıdaki de bu pahalı mala sahip olabilmek için bir dahaki seferde karşıdaki için daha da fazla köle olmaya başlar ki, görenin içi sızlar. Hepsinin içinin ışıklı olması gerekmese de, mazlumların insanda bir iç sızısı yaratacak batıcı kıymığı illa ki vardır...

Tahir M. Ceylan


10 Kasım 2006




10 Kasım

Atatürk'ü Sevgiyle Anıyorum

"Bizi yanlış yola sevkeden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir." Atatürk



Üniversitelerimiz I

Birçok üniversitemizle 'gecekondu' diye dalga geçildiğini, bunlara ancak 'yüksek lise' denebileceğini biliyorsunuz.Oysa daha altmışlı yıllarda, Memet Fuat'ın çıkardığı o ünlü Yeni Dergi'de bir yazı hatırlarım, 'Üniversitelerimizin Akademik İçyüzü'... Adını kırk yıl sonra çıkaramadığım yazar, uluslararası toplantılarda, yabancı üniversitelerin herhangi bir asistanının bile bizim nice doçentimizi ve profesörümüzü katlayıp kenara koyduğunu örnekleriyle anlatıyor, acı acı yakınıyordu...Birçok üniversitemiz, tıpkı birçok ilimize gereksiz yere kurulan ve pistinde ineklerin otladığı havaalanlarımıza döndü.

Bu şekilleriyle ancak ana babaların ve çocukların kendilerini kandırmalarına yarıyorlar, bir de 'askerlikten dört yıl tecil' durumlarına tabii... (Bazı kızlarımız üniversiteye koca bulmak için gidiyor, deyince de kızlar bozuluyorlar... Oysa kendi dönemimden kaç örnek gösterebilirim... Evlenip iki de çocuk doğurunca dört yıl, beş yıl eğitim de, harcanan para da çöpe gidiyor)... Erkekler erkek oldukları için iş bulup çalışmakla yükümlüler, o zaman da ortaya Fransız edebiyatını bilen seyyar köfteciler, polimer kimyasından anlayan taksi şoförleri falan çıkıyor...

Üniversitelerimiz II

Neyse, ben zırdeliyim, konuşurum öyle... Aldırmayınız.Fakat şu kepazeliğin hesabını da kim verecekse versin bakalım: Üniversite öğrencilerinin üçte biri 'töre için cinayet işlerim' demiş! Otuz üniversitede anket yapmışlar (Fransa'da otuz üniversite var mı?)Genelinde yarıdan fazla, 'doğuya gittikçe' oran artıyor, fakat anlı şanlı Boğaziçi'nde bile yüzde üç buçuk, anlı şanlı Bilkent'te bile yüzde altı buçuk 'potansiyel töre katili' var! (Benim dönemimde Boğaziçi'nde serseri çoktu ama hayvan yoktu.)

Ayrıca, öğrencilerin yarıdan fazlası, kızların bekaretlerini evleninceye kadar korumaları gerektiğini düşünüyormuş.Yarıya yakını da, evlenmeden birlikte yaşamaya karşı.Hem kurtlanacaksın kantinde anfide falan, hem de içini çekip yutkunacaksın, bu tür ilişkilere karşısın çünkü...Hadi sen ön dört numarada Havalı Deniz'e gidip oyalanırsın da, kızlar ne halt edecekler? Bir halt ederlerse öldürüyorsunuz çünkü...Ve o doktor, sonra aile meclisinin kararıyla, bir oğlanla pastanede elele otururken görülmüş amcasının kızını telle boğacak.İyi. Eskiden yalnızca 'diplomalı cahillerimiz' vardı, şimdi artık 'diplomalı katillerimiz' de oluşuyor....Engin Ardıç

09 Kasım 2006


"Evet çok bilgi sahibiyim. Bu yüzden çok yanılırım. Yanılmaktan korkmam, ruh ezikliği de duymam....Aslında hayat hakkında çok şey biliyorum demek insana çok güzel geliyor, bu insana sanki belli bir yaştan sonra kendisini mutlu eden bir bilgelik kazandırıyor ..."

Doğan Hızlan 25'inci İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı

08 Kasım 2006


Aşkta Değişen Taraf !

Ona delice aşık olmuştum. Bu tutku arada sırada yara alsa da, devam etti. Sonra yoğun ilgi yavaş yavaş yerini hayal kırıklığına bıraktı.Ardından da aslında başka dünyaların, başka zihniyetlerin insanları olduğumuzu düşünmeye başladım.Tabii kolay olmadı durumu kabullenmek. Biten bir aşkta insan önce kandırıldığını düşünüyor. Sanki sevgili, olduğundan farklı görünerek beni aldatmıştı.

Önce kızgınlık, hayıflanma gibi duygular benliği sarıyor. Ama bir süre sonra gerçeği anladım: Bir... Ben onu nasıl görmek istiyorsam öyle görmüşüm. İki... O değişirken, aslında ben de değişmişim. O beni terk ederken, ben de onu geride bırakmış; başka ufuklara doğru yürümüşüm.Yine de bu durum onu sevgiyle anmama engel değil. Çünkü beğensem de, beğenmesem de; aynı fikirde olsam da, olmasam da, o beni zenginleştiren birisiydi...

07 Kasım 2006


Mutlu Bir Beraberlik İçin I

Yaşamda her şey değişim içinde; bu evrensel bir gerçek. İlişkiler de bundan muaf değil. Eğer ilişkimiz bilinçli bir çabayla gelişmiyorsa, bir başka deyişle, kendi haline bıraktıysak, olumsuz bir mecraya girmesi kaçınılmazdır. Tabii ki ilişkilerinde sorunlar yaşayan birçok çift bir çaba içine girer. Ama çabanın kendisi, ilişkiyi kurtarmak için yeterli değildir. Bu tıpkı boğulma tehlikesi içindeki bir kişinin olağanüstü gayretine, çırpınmalarına rağmen kurtulamamasına benzer.

Tersine bilinçsizce yapılan çırpınmalar kişiyi daha çok dibe çeker. İlişkilerde iki kişi birlikte çırpınabilir, niyetleri birlikte kurtulmaktır; ama birlikte batarlar. Bazen kurtarıcılığa bir kişi soyunur ama partneri kendisiyle birlikte onu da dibe çeker. Su üstünde kalmanın tek yolu vardır: Bilinçli çaba. İlişkilerde bir kişinin bilinçli çabası yetmez, iki tarafın da çabası gerekir. Partnerin bilinçsizse ve sen de boğulmak istemiyorsan, üzülsen de onun için yapabileceğin bir şey yoktur.

Mutlu Bir Beraberlik İçin II

Sanırım benzer deneyimleri yaşayan çiftlerin bakış açıları da çok farklı değil: Mutluluğun, partnerimizin bizim arzuladığımız doğrultuda değişiminden geçtiğini sanmak; onu farklı yanlarıyla sevememek, kendi "doğrularımızı" dayatmak. Yaşamimizda karşilaştigimiz hoşumuza gitmeyen şeylerin sorumlusu olarak kendimizi görmüyorsak durumumuz vahim demektir. Çaresizlik ve acizlik duygusunu sik sik yaşamamiz kaçinilmazdir. Doyumlu ve mutlu bir hayat yaşamamiz başkalarinin insafina kalmiştir.Ama atladigimiz bir şey var: partnerimizi mutsuz eden bir degişim bizi mutlu edemez.

Sadece kendi mutlulugumuza odaklanmiş bencilce bir yaklaşim olsa olsa mutsuzlugumuzu garanti eder.Partnerimizin bizden önce de bir hayati oldugunu ve onu o hayati içinde taniyip sevdigimizi hatirlamaliyiz. Birlikteligimizin, bize, onun etek boyuna karişma hakki kazandirmadigini bilmek durumundayiz. Birakalim bir yetişkinin giyimine müdahaleyi, ergen çocugumuzun giydiklerine bile karişmaya hakkimiz yoktur. Gelişkin bir birey başkalarinin seçimlerine saygi gösterir. Farkli düşünse bile sorulmadigi sürece fikrini söylemez.Başkalarinin fikirlerini sorgulamak kendi yanlişlarimizi bize göstermez. Kendimizi ancak kendi "doğrularımızı" sorgulayarak geliştirebiliriz...Saim Koç

06 Kasım 2006


İstanbul & İstanbul I

15 milyonluk bu ülke gibi şehirde acaba kaç kişi merak etmiştir yaşadığı şehrin ilk kuruluş öyküsünü ?

Yaklaşık 2700 sene önce Byzas (Bizans) Trakyanın ta derinlerinden kopup gelipte, Sarayburnu'nda bir koloni kurduğu vakitde, birkaç sarhoş ve dilenciden başka kimseler yokmuş bu koyda. Karısını bile at üstünde belleyecek kadar kopuk biriyken, Trak inadıyla, birkaç imparatorluğa başkentlik yapacak bir kentin temellerine, pek sıkı bir ilkdüzen getirmişti o. O düzendir ki, haliçte gemi barındırmış, annesinin isminden yola cikarak ona altın boynuz adini vermiş ,alınan vergilerle de, sarayburnunu kasaba yapmış...


İstanbul & İstanbul II

Şimdi biraz daha önceye, mitolojinin sisli geçmişine gidelim;

io, argos krali inakhos’un kizi ve argos yarimadasindaki hera tapinaginin rahibesidir. tanrilar tanrisi, capkinligi ile unlu zeus, guzelligi dillere destan io’yu gorur ve ona asik olur. zeus’un karisi, bastanrica hera kiskancliga kapilarak io’yu cezalandirma yollari ararken, zeus, io’yu, hera’nin gazabindan korumak icin beyaz bir inege donusturur ve bu hayvanla hicbir iliskide bulunmadigina dair hera’ya yemin eder. bastanrica, inegin kendisine verilmesini sart kosar. io’yu alip, basina bin gozlu dev argos’u bekci olarak diker. zeus, tanrı hermes’i gonderip, devi buyuleterek oldurulmesini saglar. bu kez hera, io’nun rahatini kacirmak icin ona bir atsinegi musallat eder.

at sineginden bir turlu kurtulamayan io, kitalari asar. istanbul bogaz’ini gecerken, derin vadi sularla dolar ve boylece bogaz olusur. bogazici’nin yunanca adi olan “boosforos” sozcugu, “boos” inek ve “foros” gecmek, gecit sozcuklerinden olusmustur. sinek isirdikca, inek seklindeki io’nun cani cok yanar ve basini salladikca boynuzuyla kara parcalarinda derin yariklar olusturur. bu yariklardan biri de halic’tir. io burada zeus’un kizini dogurur. adini keroessa koyar. keroessa’nin de denizler tanrisi poseidon’dan, byzas adli bir erkek cocugu olur. byzas buyuyunce sarayburnu’nda byzantion’u (byzas’in yeri) kurar...

05 Kasım 2006





Lut Kavmi, Darwin,
Eşcinseller ve Dinazorlar !


Sevgili Tugce, maille sormuşsun Lut kavmini bilip bilmediğimi...Evet biliyorum peki sen Nuh kavminin hikayesini biliyor musun ? beni bu masal Lut kavminin hikayesinden daha çok eglendirir, hele din adamlarının, Nuh'un gemiye sığmadığı için dinazorları yanına almadigini ve nesillerinin bu yüzden tükenmiş olması iddiası beni kafadan kopartır :)ben secmek zorunda kalsam islam şeriatı yerine papanin bugünkü teokrasisinde yaşamayı tercih ederim, şu an en azından islam şeriatından cok daha bilimle barışık ilerici olduklarını papanın evrim teorisini bile, evet evrim vardir ama tanrının izniyle olmuştur çekincesiyle kabul ettigini, dinimiz hoş karsilamiyor ama genede eşcinsellere bir insan olarak sevgiyle yaklaşmamiz aciklamasi yaptiğini biliyorum. Evet papa evrim teorisini kabul etti cünkü bu gercegi inkar ederek müslümanlara göre cok daha egitimli hiristiyanları dinden biraz daha sogutmak istemedi..

evrim teorisine inanmıyanlar, biyoloji tıp ve genetik bilimine de inanmıyor demektir, apandistleri patlayınca doktora degil bir imama gitmelerini tavsiye ederim, böylece öbür dünyaya daha cabuk ulasirlar ! ve düsünmeniz icin kücük bir hatirlatma daha, acaba islam ülkelerinin birçoğu neden bütün insanların cinsiyet, din, dil, ırk, bakımından eşit olduğu fikrini savunan insan hakları evrensel beyannemesini kabul etmiyor dersiniz..islama göre erkeklerin, sonra kadınların ve en sonunda gavurların, eşcinsellerin geldiği için olmasın...bence dinin her dediğine inanmadan önce Mevlana gibi gönül süzgeçinden bir geçirin derim...ve not hemen ateistlikle suclamayin, atesit degilim ve merak ederseniz size kendi Tanri inancim hakkinda daha önceki bir yazima link veriyorum...Gaykedi

04 Kasım 2006






Juan Gelman !


Juan Gelman
, Paris'te bir parkta oturuken, üstlerine ağ atarak güvercinleri toplamakta olan görevlileri seyre dalar. Pislikleri binaların dış yüzeylerine ve heykellerine zarar verdiği için Paris'te sevilmez güvecinler...Birden yaşlı bir kadın şemsiyesiyle saldırır güvercin timine! Görevliler bir hayırsever sandıkları kadını sakinleştirmek için banka oturturlar ve sorarlar: "Bayan bunu neden yaptınız?" Kadını verdiği yanıt soğuk duş etkisi yaratır yüreklerde: "Oğlum öldü..."

Bu sözler üzerine tüm başlar devrilir hüzünle...Bir görevli: "Çok üzüldük ama bize neden saldırdınız?" Kadın titreyen sesiyle: "Çünkü oğlum öldü, güvercin oldu..." Uzun süren sessizliği bir başka görevlinin çıkışı bozar: "Bakın hanımefendi güvercinler orada. Hangisi oğlunuzsa gidin alın, bizde işimize bakalım." kadın yaşlı gözlerini güvercinlerinden ayırmadan konuşur: "Hangisi oğlum bilmiyorum. Hem bilsem de, ayırır mıyım onu hic arkadaşlarından!..."

Bu dokunaklı öyküyü, Sunay Akın'ın bir yazısında okudum...



02 Kasım 2006


Çocuk soruları !

anne baliklar su içer mi ?

-………
eniste bu ne?
-çakmak
(1 dakka sonra)
-eniste bu ne?
-çakmak

-eniste bu ne?
çakmak dedimya canım
….
-eniste bu ne?
gazoz kapagi
-hani çakmaktı!

baba, yeni aldigin ayakkabilarim ne renk?
kahverengi yavrum.
-peki baba, kahve ne
renk?
-….?!

anne ne zaman olacak bu yemek
-ha deyince olmuyor
-o zaman ne deyince oluyor?

anne ben nerden çittiiiim?
eeö… karnimdan çiktin sayilir yavrum
sezeryan ile dogurmustum ben seni…
piki oraya nasil dirdiiiiim?