30 Eylül 2007





Şiir Günü !

İki çocuk
rahatlıkla oturduğumuz
kapının eşiğine
kendi başıma zor sığıyorum bugün
büyüdükçe insan
yalnız mı kalıyor ne?...


Pencere tüllerine gelinlik diye sarilan
O kücük kız nerede şimdi?
Gemim batti çoktan
Denize inen tüm filikalarıma erkekler bindi...

Sunay Akın


29 Eylül 2007





Cumartesi Neşesi!


Bektaşi'nin birine konuk gelecekmiş. Bektaşi konuğu nasıl ağırlar? Elde yok, avuçta yok... Mahcup olmak da istemiyor... Komşusu Yahudi'nin bir sürü keçisi varmış.. Onlardan birini çaktırmadan alıp kesmiş.. Ama çaktırmadığını sanan kendisi.. Yahudi, görmüş durumu..Zavallı Yahudi demiş ki kendi kendine,

-"Kadıya gitsem... Kadı Müslüman, o Müslüman, ben Yahudi... Davayı kazanamam. Hadi kazandım, Bektaşi'nin nesi var ki, ondan alıp bana vere... Biz artık Allah'ın huzurunda hesaplaşırız..." (-Yıllar geçmiş. Yahudi, Allah'ın huzurunda davacı olmuş Bektaşi'den...)










-Allah "Sen Yahudi kulumun keçisini kesmişsin..."
demiş Bektaşi'ye.(-"Kesmedim" demiş Bektaşi...)

-"Ben gözlerimle gördüm..."
demiş Yahudi. (-"Allahım... Bir mahkemede bir adam hem şahit, hem davacı olamaz..." demiş Bektaşi...)

-"
Haklısın ama, ben her şeyi görürüm. Ben de gördüm, kestiğini..." demiş Allah...(-"Allahım..aynı mahkemede, hem şahit, hem hakim olunmaz..." )

-Allah
, "Gene haklısın..." demiş ve eklemiş, "O zaman getirin keçiyi ona soralım...("-Bektaşi, "Ne!.. Keçi burada mı? Ver onu o zaman bu Yahudi'ye... Bitsin bu dava!.." )




Ramazan dolayısıyla Bektaşi fıkraları tam gaz, daha öncede "yayınlamıştım" bir Bektaşi fıkrası.


28 Eylül 2007






İğrenme Psikolojisi !


Ne ilginç; iğrenme hissinin geliştiği başka bir canlı yok. Üstelik her kültürde rastlanan iğrenme duygusu, insanın kendini hastalıklardan korumak için bir fonksiyona dönüştü. İşte bu yüzden mikrop kapmaya yol açacak bilgi ve durumlarla (çürüyen ceset, dışkı gibi) karşılaşınca iğreniyoruz. En azından evrimsel bakış açısı bu.

Modern sosyal psikoloji, pek çok kültürde farklı bir sosyal sınıf veya fiziksel görüntünün de iğrenme hissine yol açtığını söylüyor. Mesela aşırı şişmanlara, deforme olmuş bedenlere bakmak, rahatsız eder. Tamam, bu bedenleriyle alakalı. Peki bir sosyal sınıftan iğrenmek nasıl açıklanabilir?









Hindistan’dan bir örnek: Kast sistemi olan topluluklarda en alt kastta olanlar, cesetleri ortadan kaldırmakla görevliydi. Yani herkesin uzak durmak istediği işi yaptıkları için otomatik olarak ‘mikrop yayma’ potansiyeline sahiptiler. İğrenme ve uzak durma duygusu böyle gelişti.

Yeni sosyal psikoloji teorilerine göre muhafazakarları liberallerden en belirgin biçimde ayıran ahlaki değer işte bu: Kutsallık ve saflığa duyulan bağlılık. Sıkı laikler, türbanlı, çarşaflı, sakallı olanlardan tiksiniyor, evet... ‘Kara böcek’ ve ‘sıkma baş’ terimleri bile bu iğrenme hissinin birebir tezahürü değil mi?

Aynı şekilde sıkı sıkıya İslam’a bağlı olanlar da ‘laik’ ve ‘Kemalist’ kelimesini neredeyse bir küfür olarak kullanıyor: Onlar, ‘yozlaşmaya uğramış, değerlerini yitirmiş, ahlaksız, baldırı çıplak’ insanlar... Menfaatleri için ‘analarını bile satarlar’...

Mehveş Evin


27 Eylül 2007







Saate Şeytan Girdi !


Bence Türkiye'nin, en iyi internet ve popüler teknoloji yazarı Serdar Kuzuloğlu'ndan komik bir, eski usül hacker anısı.

..."Uzun yıllar önce rahmetli anneannemin bir arkadaşına Hac zamanı Arabistan'dan beş vakit ezan okuyan bir duvar saati hediye gelmişti. İkisi de her gün saati gelsin de başlasın diye başında sabırla bekler, beni de çatlatırlardı.

Bir gün dayanamayıp içini açınca gördüm ki içinde bildiğimiz bir kaset var geri alıp alıp çalıyor. Bir sonraki vakitte ezanı bekleyen o iki nurlu insan Deep Purple'dan Smoke on the Water duyunca öyle dehşete düşmüştü ki saat koltuğun kenarına vurularak kırılmıştı"...



26 Eylül 2007





Bu Kafayla,
Nah Girersiniz !


Size fıkra gibi gelecek ama olay gerçektir: Avustralya’da bir Türk mafya babası tutuklanmış. Mahkemeye çıkarmışlar, hakim de, Anglosakson geleneğini bilirsiniz, lüle lüle, bukle bukle peruk takıyor...

“Sanık ayağa kalksın” deyince bizimki bozulmuş, kendini tutamamış, selis bir Türkçe’yle bağırmış: “ Konuşma lan siktimin ibnesi!” Hakim tercümana sormuş: “Sanık ne diyor?” Tercüman kem küm etmiş: “Sizin eşcinsel olduğunuzu söylüyor...” Hakim demiş ki: “Evet, öyleyim ama, bunun davayla ne ilgisi var?”

Alman halkına soruldu: Bir eşcinselin, yalnızca bir eyaletin değil (Berlin eyaletinin başbakanı, eşcinsel olduğunu zaten açıkladı) bütün Almanya’nın başbakanı olabilmesine ne dersiniz? Yüzde 79 gibi büyük bir çoğunluk “olabilir” dedi. Yani poposuna değil, icraatına bakıyorlar.









Örneğin yarın Angela Merkel’in sevici olduğu açıklansa ne olur? Hiçbirşey olmaz. “Almanya’nın Hürriyet’i Bild” dışında kimse ilgilenmez bile. Zaten şu anketi düzenleyen de aynı gazetenin hafta sonu baskısı. Bizde de böyle bir anket yapsak, yalnızca sonuç belli midir, yoksa “hükümetin manevi şahsiyetine hakaretten” bir de içeri mi gireriz?

Kuzey ülkelerinde eşcinsel evlilikleri de başladı, evlat da edinebiliyorlar. Avrupa, bu. “Bize uymaz” diyorsunuz. Haklısınız. O zaman adamlar da “Türkiye bize uymaz” demekte haklılar kendi açılarından...

Ekonomik gelişmeyi bırakın, düşünce özgürlüğünü bırakın, genelkurmayın savunma bakanlığına bağlanmasını falan bırakın, çok “pratik” nedenlerle de Türkiye Avrupa Birliği’ne giremez. Gerçekleri dile getiren Sarkozy’ye boşuna küfür ediyorsunuz. Bu arada Paris belediye başkanının da eşcinsel olduğunu söylemiş miydim?

Yazı Engin Ardıç'tan, ben sadece çok az kısalttım.



25 Eylül 2007






Bakire Şişme Bebek !

Türkiye'de ilk yerli vibratörü üreten işadamı Yakup Reisoglu aynı zamanda dünyada ilk bakire şişme bebeği de üretmiştir. Bir zamanlar seks piyasası ondan sorulurdu. Porno dergileri, 900'lü hatları, masaj salonları, erotik shop'ları vardı.

Buralardan kazandığı parayla Fotomaç gazetesini satın aldı ve Türkiye'deki ilk büyük gazete promosyonunu başlattı. Kupon karşılığında cep telefonu verecekti. Kuponlar bitti ama telefonlar ortada yoktu. Okurlar kapıya dayanınca o da çareyi kaçmakta buldu.



Ne dersiniz bu haber daha önce bahsettiğim "seks shoplarında şişme eşek " satılan bir ülke için yeterince garip değil, değil mi! Yakında gazetelerde, kendisine satılan şişme bebek bakire çıkmadı diye, namusunu temizlemek için seks shop sahibini öldürüp şişme bebeği bıçakla parçalayan maganda haberleri duyarsam inanın şaşırmayacağım.


24 Eylül 2007






Zamanla Sevilen,
Şarkılar ve İnsanlar !



Nedense başta pek hoşlanmadığınız bir şarkı, zamanla vazgeçilmezleriniz arasına girer, mesela büyük sevinçle gider yeni Sezen Aksu albümünü alır dinlersiniz, birkaç parça gerçekten hoştur, diğerlerini fazla beğenmezsiniz, ama 5-10 kez dinledikten sonra o beğenmediğiniz şarkı-şarkılar yüreğinizi ele geçirmeye başlar.

Hatta çok ilginç birşey olur, o ilk çok beğendiğiniz parçalar artık fazla hoşunuza gitmemeye başlar. Sanki bazı şarkılar dinledikçe sevilirken, bazılarından dinledikçe nefret edilir. O beğendiğiniz melodik, albenili parça, gözünüzde basitleşir, sanki erir gider bütün güzelliği.

Lafı şuraya getireceğim arkadaşlar, birisine baştan çok körkütük aşık olursunuz, ama sonra zamanla ondan tiksinirsiniz, ama bazen öyle birileri girer ki hayatınıza kıyısından köşesinden, mütevazi bir şekilde etkiler sizi, ama zamanla çılgınlar gibi seversiniz onu.










Benim Nakhar'la ilişkim de öyle başladı, hatta başta sadece, iki seneye yakın nette hiç yüz yüze görüşmeden dertleştik, çünkü ikimizinde çıktığı başka insanlar vardı. Bu arada 6 Kasım da 2. yılımızı dolduruyoruz, ilk bir yerde buluşup birşeyler içmemizin ve çıkmaya başlamamızın yıldönümü bu.

Aslında daha bir ay'dan fazla var ama olsun, bu yazıyı aklıma gelmişken yazayım, sonra unuturum falan, fırçayı yemeyelim :) iki yıl gay ilişkiler için çok uzun bir süre, hatta zannediyorum bu zamanın heteroseksüel ilişkileri içinde küçümsenecek bir rakam değil. Bu arada sizleri, aşk için etrafı kolaçan ederken çok dikkat çekmeyen adayları da boşlamamaya çağırıyorum dostlar :)

Şu şarkı konusuyla ilgili, unutmadan ekleyeyim, on yıl kadar önce ölen, birleşik devletler'in en saygın sanat eleştirmenlerinden sayılan Clement Grennberg "derin anlamları bulunan her sanat yapıtı ilk anda çirkin görünür insanlara" boşuna buyurmamışlar galiba.


23 Eylül 2007






Zeki Müren !


200 kadar plak, 100'e yakın beste yapan, 18 filmde başrol oynayan, Zeki Müren'in 1960 yılında, bir dönem tiyatro oyunculuğu da yaptığını, bunca yıllık ibneyim, hiç duymamıştım. Emrah Güler isimli bir arkadaşımızın araştırmasından aktarıyorum;

..." Arena Tiyatrosu'nda rol aldığı oyun, gayet manidar bir şekilde Robert Anderson'ın 'Çay ve Sempati' isimli oyunuydu. Manidar dememizin nedeni, oyunun başkahramanı Tom Robinson Lee'nin ilkgençliğinin Zeki Müren'in çocukluğu ve gençliğiyle benzerlikler taşıması.

Müren'in canlandırdığı 17 yaşındaki Tom, spordan haz etmeyen, kızlarla iyi anlaşan, dikiş dikmekten ve klasik müzik dinlemekten zevk alan, bu nedenle de okuldaki diğer erkekler tarafından dışlanan bir genç. Başka söze gerek yok herhalde"...









Hatırlarsanız bu dahi eşcinsel sanatçımız, müzik, film ve tiyatro kariyerinin arasına bir de şairliği sıkıştırdı Sanat Güneşi. 1965 yılında şiirlerini, 'Bıldırcın Yağmuru' isimli bir kitapta derledi.

Zeki Müren bundan yarım yüzyıl önce! Milliyet Gazetesi yazarı Halit Çapın'ın eteğiyle ilgili sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: 'Benim giydiklerim kadın elbiseleri değildir. Sezar'ın, Baytekin'in, Brütüs'ün giysileridir.' Bu demeçten 50 yıl sonra bile, Tarkan'ın eşcinselliği tedaviyle çözülecek bir hastalık olarak tanımladığı düşünülürse, cevabın kaçamaklığı gayet sevimli kalıyor.

Zeki Müren'in eşcinselliği çok ortada olmasına karşın, bunu hiçbir zaman telaffuz etmiyor, özel hayatı hakkında konuşmuyor. Yalnızca, bazı röportajlarında cinsiyet vermeden en uzun ilişkisinin 8 yıl sürdüğünü ve de platonik olduğunu söylüyor. Zaten, seyircisiyle mesafesini her zaman koruyor.










Üstünde payetli bir tuvalet, yüzünde makyaj, saçlarında simlerle sahneye çıkıyor ama seyircisiyle de her zaman 'siz'li-'biz'li, her zaman 'efendim'li bir diyalog kuruyor. Tüm bu mesafe ve özel hayatıyla ilgili ketumluk sayesinde sahnedeki özgürlüğünü kazanıyor aslında.

Hiç kimseyle yüz göz olmadığı ve sahnede de mükemmel olduğu için, bir tür dokunulmazlık elde ediyor. Darısı din tüccarı, inanç reklamcısı, kafayı sıyırmış denyo transseksüellerin ve Mehmet Ali Erbil'in iğrenç esprilerine, kahkahayla, neşe içinde gülen, Etiler barlarının saray soytarısı, karga seslilerin başına.

544 makama sahip olduğu söylenen hakkında Yahya Kemal Beyatlı'nın, "Çok insan anlayamaz bizim musikimizden ve ondan anlamayan da bir şey anlamaz bizim insanlarımızdan" buyurdukları, pek dinlemediğim Türk sanat müziğini bana sevdiren Zeki Müren'den, çok güzel bir parçaya, "youtube linki vererek " bitireyim yazımı, buyurun efendim 1978 yılbaşı gecesine.


22 Eylül 2007





Cumartesi Neşesi !


Kayserili ekinini kurutuyormuş. “Allah’ım, ne olursun ekinim kurumadan yağmur yağdırma!..” demiş. Ekini kurudu kuruyacak, akşam üzeri, son yarım saatte sular seller gibi bir yağmur yağmış, çok zarar görmüş tüm ekin.

Tarladan eve dönecek, eşeğinin yanına gitmiş. Bir de bakmış ki eşeği de ölmüş. Aradan bir iki ay zaman geçmiş, ramazan ayı gelmiş. İlk gün niyetlenmiş Kayserili. Akşam üzeri iftara yarım saat kala bir sigara çıkartıp yakmış. İlk nefesini şöyle bir güzelce çekmiş ve gökyüzüne bakarak üflemiş.

“Bu daha bir şey değil!” demiş ve eklemiş, “Eşeği de kurbana saymazsam şerefsizim!..”



Daha önce de "bir tane anlatmıştım" bu Kayserili fıkraları çok anasının gözü oluyor yahu :)

21 Eylül 2007







Kasap Havası
!


Tarihi kayıtlarda, Bizans'ta kasapların hayvanları kesmeden önce, bir tür vicdan rahatlatma ritüeli olarak hayvanların etrafında döndükleri, önlerinde diz kırıp çöktükleri, bir tür dans yaptıları türünden bilgilere rastlanır.

Hasapiko yani Türkçe ismiyle kasap havası, dünyada bilinen popüler ismiyle sirtaki, ağırlıklı olarak İstanbul'un Fener ve Balat semtlerinde, kasap loncaları arasında gelişti ve 1900'lü yılların başına kadar kasap loncalarında popülerliğini korudu.

Sirtaki görece yeni bir sözcüktür, ve 1960'lı yıllarda kullanılmaya başlamıştır. O yıllara kadar asıl kullanılan sözcük Hasapiko ve onun türevleridir; Hasapiko Argo (Ağır Kasap), Hasapiko Grigoro (Hızlı Kasap) ve Hasaposerviko (Sırp Kasabı) gibi.










Bizdeki köklü Türk sanat müziği dinleyicisinin Fantezi müziği yozlaşmış saymaları gibi, Yunan kültürünün özgünlüğü hakkında kaygı taşıyan çevreler de, Sirtaki sözcüğünü dejenere olmuş, içi boşaltılmış bir sözcük olarak görür ve bu yüzden genellikle Hasapiko sözcüğünü kullanırlar.

Konuyu şuraya bağlamak istiyorum arkadaşlar, bugün kasap havasında zevkle oynayan aşırı milliyetçi arkadaşlar bu dansın Bizans köklerini, Araplar kültürlerindeki ve Müslümanlık'taki o nefret ettikleri Yahudiliğin yoğun tarihi etkisini, Yahudi yobazları eski Mısır & Babil Kültürünün Yahudiliğe yansımalarını, ve İsmail Türüd'ügiller, Ermeni'lerin Türk & Osmanlı kültürü üzerindeki etkilerini acaba biliyorlar mı, son sözümü Perihan Mağden'in Türüt'e söylediği süper bir sözle bitiriyorum "Çakal yesun ananu".


20 Eylül 2007






+18

Ukrayna'lı azılı bir John Waters* hayranı ve klonu, bağımsız film yapımcısı Yakov Levi'nin yaptığı filmler, iğrençliği ve tuhaflığı ile bir sürü ülkede yasaklanan Pink Flamingos'u aratmıyorlar bize sağolsunlar.

Vereceğim bu birkaç dakikalık film linklerini izlerken, neresinde tiksineceğiniz, neresinde güleceğiniz konusunda pek bir şaşıracaksınız, benden söylemesi efendim, bu arada bunlar +18'dir ve sağlam mide gerektirir, özellikle ilk link özel tavsiyemdir.


"shameless",
"tasteless"
"penisella 1",
"penisella 2"



* "Hiçbir zaman çevreme uyum sağlayamadım. Diğer çocukların istediğini istemedim. Bana hep "kafayı yemiş" gözüyle baktılar. Lise yıllarımda bu yüzden çok dayak yedim. Otoriteye karşı müthiş bir nefretim vardı. Bu yüzden de bir noktadan sonra beni hep yalnız bıraktılar." John Waters.










Waters ayrıca Pink Flamingos'un çekiminde iki tavuğu öldürdüğü için hayvanseverlerin eleştirilerine maruz kalınca "masanızdaki tavuklar oraya kalp krizinden mi geliyor zannediyorsunuz, hem ayrıca filmden sonra tavukları yedik, hem de meşhur oldular ne güzel işte" buyurmuşlardır.

Waters'ın kült olmuş bu meşhur fimi, iki insanin dunyanın en iğrenç insanı olmak için çabalamalarını anlatır. Bir adamın anüsü vasıtasıyla güldüğü sahneyi de barındıran bu ilginç filmde, ayrıca John Waters'in favori oyuncularindan olan travesti Divine, gercek olduğu söylenen köpek boku yiyerek sınırlari gerçekten pek bir zorlamıştır.

Pink Flamingos İstanbul film festivalinde sansürsüz olarak, ve bir yılbaşı gecesi de sabaha karşı Cnbc'e ekranlarında tabiki bolca kesintiye uğramış olarak gösterilmişti, hatırlayanlar olacaktır.



19 Eylül 2007





Komünizm !

Nevzat Tandoğan'la* ilgili bir anıyı eski tüfeklerden olan bir solcu akrabam anlatmıştı. Bir gün onu valinin karşısına çıkarmışlar.

Vali, "Anlat bakalım şu komünistlik nedir?" demiş. Zeki Bey de tatlı tatlı komünistliğin "eşitlik ve adalet" olduğunu anlatmış.

Vali Tandoğan, "Ne diyorsun ulan sen?" diye parlamış. "Kalkmış, bana komünizm propagandası yapıyor. Ulan komünizm iyi bir şey olsa biz bunu sizin gibi kılkuyrukların eline mi bırakırız? Önce biz kabul ederdik. Defol buradan" diye bağırmış.

Gazeteci Necati Zincirkıran'ın, 1950 yılında başlayan meslek anılarını topladığı, "Olaylar, Anılar ve Gerçekler" kitabından (Epsilon Yayınevi) .










Nevzat Tandoğan'la ilgili bir anı da, Doç. Dr. Özcan Yeniçeri'nin "Yönetim ve Bürokrasinin Yozlaşmadaki Rolü-II" kitabından;

3 Mayıs 1944 yılında tutuklanıp huzuruna çıkarılan Osman Yüksel Serdengeçti’ye "Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." demiştir.



* 1894 doğumlu bürokrat, On sekiz yıl gibi uzun süre devam eden Ankara Valiliği ve Belediye Başkanlığı yaptı, bu görevi 1946 yılındaki intiharına kadar devam etti. Ankara'da bir meydan O'nun ismini almıştır.


18 Eylül 2007






Eşo Gelin & Nallı Fatma !

Abazan köy tosuncuklarının dudaktan öpmeye bile kalktıştığı, Yaşar Kemal'in romanlarına konu olmuş, Sevgi Soysal'in bir zamanlar yasaklanan Yürümek isimli kitabında detaylariyla anlattigi, Anadolu delikanlılarının ilk göz ağrısı eşeklerle seks bugünkü konumuz efendim.

Çetin Altan'a göre Cumhuriyet'tin kadın erkek ilişkilerini biraz normalleştirmesiyle, kırsal kesimdeki erkek çocukların ilk cinsel deneyimlerini, eşekle yapma geleneği biraz azaldı, Osmanlı da bu daha da yaygındı...

Bu arada hatırlatalım, seks shop zincirleri sahibi Tayfun Seyrekbasan'a ait mağazaların raflarında şişme eşek, hatta şişme keçi de bulunuyor! ve bakınız kendisi ne diyor;









"Halen kırsal kesimlerde erkekler, ilk cinsel ilişkisini hayvanlarla yaşıyor. Böyle bir toplumun sağlıklı bir cinsel hayatının olmasını bekleyemezsiniz. Biz insanları tedavi etmiyoruz, onların cinsel ihtiyaçlarını karşılıyoruz. Talep o kadar çok ki, Hakkâri'den Kars'tan bile müşterilerimiz var. Çoğu zaman ürün yetiştirmekte zorlanıyoruz" Güngör Karakuş'a verdiği bir röportajdan.

Konuyu kapatmadan önce, kendisini bu ülkede, en modern ama inançlı insanların okuduğu gazete sayan, Zaman gazetesinin bile "okurlarının, kadın sporcuların yarışma resimlerini cinsel öge kabul ettiği" gerekçesiyle, bayan sporcu resmi yayınlamadığını ekleyelim ve son paragraflar itiraf.com'dan gelsin efendim;









blueyarasa, Erkek, yaş 50, İstanbul.

Anadolu'nun bir köyünde büyüdüm. ortaokulda okurken bizden büyük abilerimizin bize öğrettiği "eşo gelin"lerle seks ihtiyacımızı giderirdik. abilerimiz kimin güzel eşeği var, kimin sıpası daha iyi bize ders verirlerdi. hiç unutmam; yusuf, güzel sıpasını bize satardı. biz de akşamları yusuf'un damı önünde sıraya girerdik. bir de arkadaşlarla kavga eder, küserdik. şimdi ellili yaşlara ulaşmışız. her köye gidişimde eşekleri görünce kendimden utanırım. Allah affetsin.










Sourİtiraf, Erkek, yaş 30, Ankara.

Ergenlik dönemimde köye gitmiştim. Aynı yaşlarda olduğumuz amcamın oğlu, tarlalara koyun otlatmaya gittiğimiz bir gün bana mastürbasyon yapıp yapmadığımı sordu. "Evet yapıyorum" dedim. Bu sefer de, "Peki boş mu yoksa dolu mu yapıyorsun?" diye sordu. Ne demek istediğini anlamadım. Ama bu konuda cahil olmadığımı göstermek için, "Dolu" diye cevap verdim. Üçüncü soru gelince ikinci soruya yanlış cevap verdiğimi anladım: "Peki neyle yapıyorsun?" "Nasıl yani?", "Anla oğlum işte. Hangi hayvanla yapıyorsun? Keçi? Eşek?"



Kadın ve erkeğin bir araya gelmesini, aşırı kısıtlayan, doğu toplumlarında, hayvanlarla seks konusunda, daha önce de bir kitaptan alıntı yapmıştım, "işte burada".


17 Eylül 2007





Rus Ruhu !

Meslektaşım Cenk Başlamış’tan öğrendiğim bir Rus atasözünü sıkça hatırlıyorum. ‘Rusya akılla, mantıkla anlaşılmaz.’ (Türkiye’de..)

Cenk, ‘Bir ülkenin akılla, mantıkla anlaşılmaması insana neden gurur verir?’ diye sorup ‘Rus ruhu o kadar derin ki, yabancılar anlayamaz’ diye cevaplıyor.

Ruslara esrarlı bir kibir veren durum aslında bir fiyaskodur. Çünkü Rusya da tıpkı Türkiye gibi doğulu kalarak batılı olmak isteyen bir ülkedir.

Bin bir yüzü olan ve hangi cephesinden bakarsanız öbür cephesini akıl ve mantıkla açıklayamayacağınız kendi ülkem için durum daha da vahimdir.

Ayşe Önal


16 Eylül 2007






İnsan !

Biz öyle mahluklarız ki, bazen melekler insan yaratılmadıklarına üzülür, bazen de şeytanlar bizden olmadıklarına şükrederler.

Mevlana


15 Eylül 2007





Cumartesi Neşesi !

Ramazan dolayısyla bu hafta Bektaşi fıkraları anlatalım;


Bektaşi camiye gider, cemaatle namaza durur. Namaz bittikten sonra doğrulurken üzerindeki boş içki şişesini düşürür. Bunu gören cemaat hücum eder: "Bre gafil... Günahı işlemişsin madem, günaha vesile olan alet ile camiye gelmeye utan bari!.." Erenlerin cevabı: "Her birinizde zina aleti yok mudur? Kapıda bırakıp mı girersiniz içeri?.."

Caminin önünden geçerken Bektaşi'nin biri nasılsa camiye girmiş olan bir domuzu müezzinin koca bir sopa ile döve döve çıkardığını görünce şöyle demiş: "Sofunun domuzunu görmüştüm ama, domuzun sofusunu ilk kez görüyorum!.."

Bektaşi'ye Ramazan nasıl gidiyor diye sormuşlar, "Şu gece yediğimiz sahur yemeğini öğleye alsalar, daha güzel gidecek" demiş....



İyi ramazanlar efendim, Tanrı sevgiyle yapılan bütün ibadetlerinizi kabül etsin...


14 Eylül 2007





Benimle Oynar mısın ?

İnsanlar büyüdükçe OYUN konsepti de değişiyor. Gülüp eğlenmeyi bir yana bırakıp ayak oyunlarına, akıl oyunlarına dalıyor... Ve yetişkin dünyada seks, eğlencenin yerini alıyor. Tehlike, adrenalin, heyecan, korku, rekabet, yenilgi ve zafer, SEKS’le kodlanıyor. Elde etmek, baştan çıkartmak, kaçmak, kovalamak, kazanmak, kaybetmek... Hepimiz bazen bu YETİŞKİN oyunlarına kaptırıyoruz.

Sevim Gözay


13 Eylül 2007





Estağfurullah !

"Bizim Yeşilköy’lü Arman’ın canı hayli sıkkın iki gündür. İki gün önce yeni girdiği bir arkadaş grubunda sohbet ederken biri ismini sormuş. Bizimki Arman deyince karşı taraf “Armağan olmasın” diye diretmiş. Bizimki ise “Yok efendim, Arman. Biz Ermeni’yiz” deyince “Aman estağfurullah!” cevabını almış. O gün bu gündür midesindeki taş gittikçe ağırlaşıyor Arman’ın."

Nagehan Alçı'dan okuduğum bu olayın aynısının doğu illerimizden birinde bir kahvehanede geçtiğini de okumuştum, yıllar önce zanediyorum bir tiyatro yada fotoğraf sanatçısının anılarında, Cumhuriyet tarihimizin en utanç verici olaylarından 6-7 eylül olayları da böylece anmış olalım biraz gecikmeli de olsa.


12 Eylül 2007





Sperm Avcıları !

Kadın adamı barda uzaktan kesmiş. Sonra yanına gelmiş. Ne yaptıysa, adam çarpılmış. Hemen, orada birbirlerini ‘istediklerini’ anlamışlar... Barın tuvaleti istikametinde temizlikçilerin kullandığı geniş bir dolap gözlerine ilişmiş...

İşte orada paspas bezlerinin üstünde müthiş bir oral seks yaşamışlar. Kimler? Almanların dünya şampiyonu tenisçisi Boris Becker ile Rus manken Angela Ermakova...

Hikayenin asıl bundan sonrası heyecanlı. Kadın ağzına aldığı spermlerden hamile kalıyor. Becker’in çocuğunu dünyaya getiriyor. Bir de bu olayı anlatan 320 sayfalık kitap yazıyor...









Hatun herhalde yanında deney tüpüyle falan dolaşıyordu... Sonra da sunî döllenme falan... İlk bulduğu ünlünün spermlerini kapıp hamile kaldıktan sonra, ciddi para sızdırıp kitap yazmak üzere...

Bu arada fukara Monica gümbürtüye gitti. Bir kere değil tam 24 kere şeytan dürtmüş onları. Ama elinde deney tüpü falan yokmuş. Bir de ABD senatosu oral seks’in ‘seks olmadığına’ karar vermişti. Hem de bir oyla...

Şu erkeklerin çektiğine bakın! Kaçak et kesmek iyice zorlaştı. Zırt pırt gizliden cep telefonu kameralarına yakalandıkları yetmiyormuş gibi, bir de Sperm avcıları çıktı başlarına...

Ali Saydam


11 Eylül 2007






Kozmetik Yalanları !


Dergiyi okurken gözlerim yerinden fırlayacak gibi oldu, zaten kocaman gözlerim var; bu halimi gören olsa mutlaka ciddi bir check-up'tan geçmemi önerebilirdi. 'Stem cell creams' yazıyordu, ilanda!

Kozmetik ilanları birçok insan gibi beni de delirtiyor; gençleşmeyi, beyazlaşmayı, parıldamayı, ışıldamayı, gerginleşmeyi vaat eden kremler her zaman içimizdeki 'acaba bu defa olur mu' duygusunu kaşıyor ve daha ürünün raftaki yeri soğumadan parayı ödüyor oluyoruz. 'Belki bu defa doğru söylüyorlardır'a kapılmak, bu kadar basit işte.

Geçen kış sigara dumanına karşı cildi koruyan kremler kullandım, bir de ciltteki DNA'yı onaran kremleri. Yüzüne eczaneden aldığı üç-beş liralık merhemleri sürenlerden farkım yok gibi, ne ani ve çarpıcı bir güzelleşme yaşadım, ne de ilanlardaki kızlar gibi oldum.









Elif Aktuğ ne güzel anlatmış dostlar, inanmayın kanmayın şu adi kozmetikçilere, o pamuk yüzlü ninelerimiz banyo sabunundan başka birşey mi sürüyorlardı sanki yüzlerine...

Kozmetik konusunda eğitim almış, bir ürünün sadece içindeki maddeler kısmını okuyarak ne kadar işe yarar olduğunu söyleyebilen, bir kız arkaşımla muhabbetimizde, bana paramızın karşılığını en çok alabileceğimiz, en kaliteli ve güvenilir içeriğe sahip markanın Nivea olduğunu, ve Nivea'nın 20-30 liralık bir göz altı kremiyle, bilmem ne özel markasının 200-300 liralık kremi arasında gözle görülür önemli bir fark olmadığını anlatmıştı uzun uzun. Aman dikkat derim, yedirmeyin paralarınızı bu şerefsizlere.


10 Eylül 2007





Soyunmanın da Sonu !

Ne kadar illiyetsiz yazarsan, içine de biraz küfür koyarsan, o kadar popüler oluyorsun. Eskilerde şöhret için soyunmanın çok etkili olduğuna inanılırdı. Bu rivayet politika dışında herkes soyunduğundan artık çöktü. Şimdilerde şöhrette hakaretin ve aşağılamanın dayanılmaz bir cazibesi var.

Ayşe Önal


09 Eylül 2007





6 Yaşında Erkek !

Tesettür otellerdeki Müslüman kadınlar da neticede kadın... Plajda sınırlar kalkıyor, haşemalısı bikinilisi karışıyor. ‘Yan otelden’ denize giren Rus turistleri kocalarından kıskandıklarını itiraf edenler, hatta bu oteli tercih etme sebebinin ‘kocayı kontrol altında tutabilmek’ olduğunu söyleyenler dahi var...

Kocalar ancak böyle kontrol edilebiliyorsa, hakikaten durum çok fena demektir.Adamı salsan plaja aç kurt gibi dalacak herhalde... İşin bir de erkek kıskançlığı tarafı var: Otelde başı açık kadınlar da dolaşıyormuş. Buraya gelme nedenleri, kocaları. Neden?









Çünkü koca, mayoyla dolaşmalarını kıskanıyormuş! Kıskançlık meselesi anladığım kadarıyla erkek için de kadın için de bir bahane işlevi görüyor. Bu arada kadınlar havuzuna 6 yaşından büyük erkek çocukların girmesi yasak.

Mehveş Evin'den okuduğum bu satırlarda en çok ilgimi çeken şey, 6 yaşından büyük erkek çocuklara potansiyel sikici gözüyle bakılması oldu, ehh 10 yaşında kız çocuklarının bazı islam ülkelerinde çatır çatır evlendirildiğini düşünürsek çokta garipsememiz gerek galiba bu durumu, ah şu din kuralları :(


08 Eylül 2007




Cumartesi Neşesi !


Bu cumartesi değişiklik yapalım ve fıkra yerine, çoğu kimsenin çingeneler üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri kabul ettiği, bir Tony Gatlif filmi olan Gadjo dilo'dan neşeli ve komik üç dakikalık bir "youtube filmi" izleyelim efendim. Bu arada Fransız oyuncu Romain Duris'in gülüşüne hasta oldum, yerim ben onun ağzını :)


07 Eylül 2007





Biberon !


Büroya annelerin çocuklarını getirmelerini hep destekledim. Çocukları görünce hep sevindim. Fırsat olduğunda kendi oğlumu da getiriyorum.

Kendisi, çocuklardan fazla hoşlanmadığını düşündüğümüz bir yazı işleri müdürümüz arkadaş, bir gün odasındaki minik buzdolabını açtığında dolabın içinde üstünde etiketlerin yapıştırıldığı süt biberonları durduğunu görmüş. Anneler çocukları için getirdikleri veya biriktirdikleri sütleri o arkadaşın dolabında saklıyorlarmış. Aklıma geldikçe içimi sıcaklıkla dolduran bir olaydır.

Penisolog Serdar Turgut


06 Eylül 2007





Dedikoducu
Komşu Teyze !



Dünkü "Blog Sapıkları" yazımda bahsedilen meraklı ve araştırmacı komşu kadın modeli aklıma bu fıkrayı getirdi;


Yaşlı kadının biri polise telefon açmış, komşusunu şikayet etmiş: "Karşı dairede oturan adam her gece çırılçıplak soyunup salonda saatlerce oturuyor."

Polis, kadının evine gitmiş hemen. Pencereden bakmış. "Buradan bir şey görünmüyor ki," demiş.

"Öyle değil," demiş yaşlı kadın. "Durun da size merdiveni getireyim. Şu dolabın üstüne çıkıp ayak parmaklarınızın ucunda yükselin, bakın nasıl görünüyor!"


05 Eylül 2007





Blog Sapıkları !

Eskiden dedikoducu komşu denen kimi kadınların istihbarat kaynakları mahallenin bakkalı, çakkalı, her eve girip çıkan, çıkabilen bohçacısı falandı tabii… Ya da köşe başlarında sıkıştırdıkları, bülbül gibi öttürdükleri küçük aile fertleri vardı…

Şimdi devir değişti. Altmış yaşındaki teyzeler internet başında harıl harıl blog okumakta ve gidip kırk yıllık komşularına bir kahve içimi sürede “Senin kız sevgilisiyle orada burada zaman öldürüyor” demekteler, yani bunun beterini söylüyorlar da ben yazmayayım. Vallahi de durum bu, en yakın arkadaşımın başına geldi, oradan biliyorum.









Bu komşu görünümlü canavar teyzecik –ki yaşını başını almış-, internette hadi diyelim işi var da, bloglarda işi ne-, dolaşıp da bizim kızın günlüğünü bulmuş. Okumuş da okumuş, artık ne zaman fırsat bulduysa. Okumak yeterli gelmemiş, arkadaşımın gittiği yerleri bir bir not almış herhalde, sonra da bir koşu bizimkinin annesine yetiştirmiş.

Öyle böyle bir yetiştirmek değil tabii, ballandıra ballandıra “yaşasın kötülük” tadında bir hikâyeleme ile anlatmış bir bir. Hafta sonu şuradaymışlar, önceki gün bilmem nereye gitmişler, senin kız kötü yola düşmüş babında bir anlatım. Madem bu teyzecikler böyle meraklı blog okumaya, biz de onları kendi bloglarını açmaya ve en az okudukları şeyler kadar içten, yalın ve “gerçek” şeyler yazmaya davet ediyoruz…









Arkadaşlar buraya kadar okuduklarınız geçen aylarda Ece Arar'dan okuduğum bir yazıdan. Son günlerde iyice azan blog sapıkları konusunda benimde söyleyecek bir sürü lafım var, yukarı da gördüğümüz komşu teyze olayı işin sadece en masum tarafı, çok daha tehlikeli psikopatlar fink atıyor sanal alemde haberiniz olsun.

Geçen gün bir kız arkadaşım, kaç senelik blogunu kapatmak zoruna kaldı, çünkü kişisel bilgileriyle ilgili hiç ipucu resim v.s vermediği halde blogunu bir dedektif gibi aylarca sinsice inceleyen, araştıran ve onun çalıştığı işyerine ulaşmayı başaran birisi olmuş.

Bana da hergün öyle sapık yorumlar geliyor ki anlatamam, allahtan yorumları moderasyona aldım birazcık azaldı gibiler, özellikle kadın blog yazarları arkadaşlarım aman çok dikkat, abazan aç köpeklerin full takibindesiniz, kan kokusu alan köpek balıkları gibi peşinizde reziller :(


04 Eylül 2007




Mezar Taşım !

Ve dostuma veda ederek telefonu kapattım, oturup mezar taşım için şunları yazdım: "Güzelim Dünya, seni kurtarabiliridik, ama öyle kahrolası adi ve tembeldik ki." Son sözlerim ne mi? "Hayat bir hayvana, bir fareye bile reva değildir."

Kurt Vonnegut (1922– 2007)


03 Eylül 2007





Bir Erkeğe Nasıl
Tecavüz edilir !


Tecavüze uğrayan bir kadının, intikam için, bu adamı bulup, tecavüz etmesini anlatan, Marta Tikkanen'in yazdığı, Avrupalı feministlerin en kült kitaplarından birinden yapılan bu alıntıyı, Gülenay Börekçi'nin bir yazısında okudum;

...Elinde tabancayla adamın evine vardığında ilk işi, şaka yapmadığını, oyun oynamadığını açıkça göstermek olur. Adam güler önce: `Bırak şunu, bende daha büyük bir silah var, onunla oynayalım.` Bir süre sonra başına gelecekleri anlar, zevk veren sevişmelerden olmayacaktır bu. `İstemiyorum` der, `Bu şekilde zevk alamam.`

Kadın cevap verir: `Ben de zevk almamıştım.` Adamı bağlar, kırbaçlar, kanını akıtır, boşalmasını sağlayana kadar onunla oynar. İstediği tek şey vardır; adamın durumu polise haber vermesi. Cezasına itiraz etmeyecektir: `Ne için cezalandırıldığımı herkesin öğrenmesi için elimden geleni yapacağım. Cezalandırmam intikamımı meşrulaştıracak ve birçok kadına aynısını yapabileceğini gösterecek.`...


02 Eylül 2007





Yılanların Öcü !

Öğle sıcağında, yol kenarında, ellerindeki kürekleri piyade tüfeği gibi tutan telaşlı iki inşaat işçisini görür görmez niyetlerini anladım. Yılan kovalıyorlardı.

Anadolu'dan gelen ırgatlar karayılanın zararsız olduğunu bilmedikleri için Kıbrıslılar tarafından uğurlu sayılan bu güzel yaratığı da gördükleri yerde öldürürler.

İşçilere mâni olabileceğimi düşünerek arabayı yolun kenarına çektim. Ama geç kalmıştım. Açık kahverengi, koyu benekleri olan yılan çitlembiğin dibinde, beli kırılmış, başı ezik, hafif hafif titreşiyordu. İşçilerin yanında uzaktan tanıdığım bir İngiliz duruyordu.

"Ben gördüm onları" dedi heyecanla. "İki taneydiler. Yolun ortasında sevişiyorlardı. İşçilere bağırdım. Ama bir tanesini kaçırdılar."









Aklıma birkaç sene önce yatak odamın penceresinden seyrettiğim, sevişen iki karayılan geldi. Zeytin ağacının yanında, kuyruk kısımlarının üzerine kalkmış ve örülmüş kadın saçı gibi birbirlerine dolanmışlardı.

Sıcak güneşin altında temiz siyah sırtları ve beyaz karınları cilalanmış gibi parlıyordu. Birbirlerine sarılı şekilde yere düşüyorlar, yeniden kalkıyor, tekrar birbirlerine dolanarak bir süre sonra yeniden kendilerini yere atıyorlardı. Sevişmelerinde fark edilmemesi mümkün olmayan bir enerji, acele, tutku ve zevk vardı.

"Aynen bizim gibi sevişiyorlar" diye düşünmüştüm. "Kâinatın yaratıcısı, bütün canlılara bu zevki eşit dağıttı. İyi ki bunu gördüm." İngiliz, zengin bir adamdı. Yılanların seviştiği yere yakın bir malikânesi vardı. Evi karısına hediye ettiği söyleniyordu. İçine yeni taşınmaya başlamışlardı.









Yılanın öldürülmesinin ardından iki hafta ya geçmiş ya geçmemişti. Öğleye doğruydu. İngilizin karısı evin terasından denizi seyrediyordu. Arkasında bir hışırtı duydu. Döndü. Açık kahverengi, koyu benekleri olan uzun bir yılan kıvrılarak ona doğru geliyordu. Dehşetle kendini geri attı ve terasın alçak korkuluğuna çarpıp aşağıya düştü.

Çığlığına bir komşusu koştu. Kadın yerde hareketsiz yatıyordu. Beli kırılmıştı. Hemen bir ambulans çağırdı, ama kadın yolda can verdi.

Kadının gördüğü yılanın, kocasının öldürttüğü yılanın eşi olup olmadığını boşuna merak etmeyin. Orasını ben uydurdum. Düşmeden önce terasta kadından başka kimse yoktu. Neden oradan düştüğünü kimse bilmiyor. Arkasında yılan belki vardı, belki yoktu. Ama öykü böyle bitsin istedim, yılanın öcüyle.



Metin Münir'den bu hüzünlü anı yazısı, aklıma yıllar önce sinemada izlediğim, unutulmaz belgesel Microcosmos'dan, "Salyangozların Sevişme sahnesini" getirdi, verdiğim 1 dakikalık youtube linkini, mutlaka izleyin dostlar, sizde çok etkileneceksiniz.

Bu arada tam bir vejetaryen
olma gayretlerimi biraz daha arttırmalıyım, %90 başarıyorum ama haftada bir yediğim tavuk şinitzel yada köfteyi de bırakmalıyım, aslında annem yapmasa onu da aramayacağım ve sadece haftada bir balık dışında et yemeceğim ya, annecik sağolsun :)


01 Eylül 2007





Cumartesi
Neşesi !


Zavallı Kayseri'li bir baba, oğluna ne iş kursa, beceriksiz oğlu beceremiyor, kısa zamanda batırıyormuş. En son pastırmacı bir tanıdıklarının yardımıyla küçük bir sosis imalathanesi açmaya karar vermiş.

İşi oğluna tarif ederken "öküzü makinaya koyacağız, ucundan sosis olarak çıkacak" demiş, oğluna bu çok ilginç gelmiş ve hemen lafa atılıp "Makinanın ucundan sosis koysak, öbür taraftan öküz olarak çıkar mı?" diye sormuş.

Baba tansiyonu düşerek yanıtlamış; "Maalesef evladım, o teknoloji bir tek senin ananda var!..."