31 Ocak 2008







Kömür !


Neden koskocaman bir ülke Türkiye'nin müzikte, edebiyatta, sanatta ve bilimde çok saygın ve ciddi ödülleri yok? En büyük ödülümüz Atatürk Barış Ödülü'Nelson Mandela'ya vermeye kalktığımız zaman, aynı ödülü daha önce Conan Evren'e verdiğimiz için, hatırlarsanız Mandela ödülü reddedince, milletçe çok bozulmuştuk, Ülkü Tamer'den ödüller ile ilgili birkaç minik anıyla devam edeyim;

Çiçeği burnunda yazarlardık; a dergisi'ni çıkarıyorduk. İlk kitaplarımızı yayımlıyorduk. Ünlü bir şairimiz günün birinde bir öğüt vermişti bize. "Bu iş böyle olmaz" demişti. "Kitaplarınızı sırayla çıkaracaksınız. Her yıl biriniz bir kitap yayımlayın. Biz de ödüllerinizi o sıraya göre veririz. Birbirinizi yemezsiniz."









Yine aynı şairin, bir Seçiciler Kurulu toplantısında, "Ödülü filancaya verelim. Gerçi kitabı pek güzel değil; ama kış geliyor, evine kömür alsın" dediğini de biliyorduk.

Bu güne kadar en değer verdiğim ödül ise, bir çocuk kitabıma verilen küçücük bir plaket. Neden mi değer veriyorum bu ödüle? Çünkü Seçiciler Kurulu çocuklardan oluşmuştu.

O yıl yayımlanan kitapları okumuşlar, oylarını benim yazdığım kitap için kullanmışlardı. Bunu yaparken ne önyargıları, ne birtakım beklentileri vardı. Yazarları tanımıyorlar, arada bir onlarla buluşup kafa çekmiyorlardı!



30 Ocak 2008






Domuz !


Homoloji'de muhafazakar eşcinselleri, biraz ironiyle Kendini Helal Sanan Domuz'a benzetmiştim de, bazı arkadaşlar pek bozulmuştu... Türban takma isteği pek bir depreşen İpeksi Cemile'miz Cemil İpekçi 'yi de buradan, köktendinci'nin yandan yemişi, Göttendinci ilan ediyorum...Bu arada Homoloji'ye ne olduğunu bilen arkadaşlar var mı? cumartesi akşamından beri girilemiyor yahu!

(edit) heyooo!! homoloji açıldı sonunda kızlarr, kalbim ne kadar temiz ya :)



29 Ocak 2008







Gerçek Ölüm !



"Ölüm hayatta en büyük kayıp değildir. Asıl büyük kayıp, yaşarken içimizde ölenlerdir..." demiş, Norman Cousins (1915 – 1990) yıllar öncesinden bize, ah o biten aşklar, can çekişen dostluklar, tıkanan evlilikler, yaşarken ölen arkadaşlıklar.









Beyzbol & Türban !


Bir kadın doktorun Mine G. Kırıkkanat'a gönderdiği şu mektubu okuyunca, aklıma hemen çok severek aldığım, ama 15 dakika sonra kafamın boğulduğunu hissedip sıkılıp çıkardığım beyzbol sapkalarım geldi.

"Muayeneye gelen tesettürlü kızlarımız ve kadınlarımız soyununca, dayanılmaz bir ter kokusu yayılır. Memelerinin altı kırmızı ve kokulu bir sıvı ile kaplıdır. Din uğruna eliniz ıslanır, mideniz bulanır.

Türbanları yumurta gibi sert olsun ve dik dursun diye, eski röntgen filmlerini kesip, iki kat eşarbın altına koyuyor bazıları. Başlarını açtıklarında, baş derileri, havasızlıktan suları akan, cılk yaradır.








Ve bizden, yani hekimlerden, tam da bu yaralar için tedavi isterler. Dünyada bu kadar iğrenç bir manzara ile karşılaşmamışsınızdır Mine Hanım. D vitamini eksikliğinden geçtim, fındık kadar beyni olan erkek zihniyetinin marifeti bu işte.

Yeryüzünde kadınlarına bunu reva görürken, öbür dünyada açık saçık hurilerin hayali ile yaşamak yetiyor o zihniyete!.."



28 Ocak 2008







Türban,
Laiklik & Mikrop !



Türban tartşmalarının gene alevlendiği son haftalarda, bugüne kadar okuduğum en ilginç lailklik tanımını vermeden, ülkemizin laik falan olmadığını belirteyim önce, çünkü laik bir devletin yüzbinlerce maaşlı imamı olmaz, ve bazı devlet kurumları türbanı yasaklarken, bir devlet kurumu Diyanet türban takmak dinimizin gereğidir açıklaması yapmaz, "böyle komedi olmaz" diyeceğim ama oluyor işte, her neyse, işte size laiklik tanımı;


Laiklik, dünyayı öte bir bilgiye ihtiyaç duymadan sadece dünyanın somut ve nesnel bilgisiyle açıklamanın bir aracıdır. Yani hastalıkların Tanrıdan değil mikroplardan kaynaklandığını düşünmek laikliktir...

Hasan Bülent Kahraman



27 Ocak 2008







Mosuo !


Çin'in Yunnan ve Seşuan bölgelerinin, İsviçre'yi andıran yemyeşil yüksek dağlarla çevrili, Tibet’e yakını sınırlarında, doğa sever, barışçı, evlilik-kıskançlık, sahiplenme, aşk acısı ve baba gibi kavramlara sahip olmayan, doğan çocuklardan sadece anne, teyze ve dayıların sorumlu olduğu, anaerkil bir halk yaşar.

Mosuo kültüründe erkek, aşık olduğu kadının evinde, sadece aralarındaki aşk vesilesiyle bulunur, bu ilişkiler'e 'ziyaret evliliği' denirmiş. Kadından çocuk olması, erkeğin bu çocukları sahiplenmesine neden olmaz, aynı şekilde kadın, farklı erkeklerden de çocuk sahibi olabilirmiş.

Mosuo'lar da genç kadınlar, ergenlikten sonra geçtikleri ve “çiçek odası” denen odalarında sessizce geceleri eve gelen sevgilisini kabül ediyor. Diyelim ki kadının bir süre sonra canı adamı görmek istemiyor, bunu belirtmek için adamın onda kalan az bir eşyasını torbaya koyup evin kapısına asıyor.










Eşyaları gören adam sessizce çekilip gidiyor. Elbette çocuklar doğuyor! Çocukların bakımından biyolojik babası değil, aileyle bir arada yaşamaya devam eden dayılar sorumlu oluyor, miras da anneden kıza geçiyor.

Mosuo'lar, aslında tam anaerkil değil, anasoylu kabül ediliyormuş. Mosuo'larda soyu belirleyen ve istiyorsa eğer devam ettirenin kadın olması, ataerkil anlayışın aileye girmesini engellemiş.

Mosuo kadınlarının birçok sevgilisi olabilir, fakat bu sevgililerden hiçbiriyle evlenilmez. Mosuo'lar bunu "Kadınlarla erkeklerin evlenmemesi gerekir. Çünkü aşk mevsimler gibidir: Gelir geçer" şeklinde ifade ederlermiş.









Bu toplumda kardeşlerin neredeyse tümü, birbirinden farklı babalardan olmuştur. Dolayısıyla bu toplumlarda ne karı, ne koca ne de baba vardır. Hatta, daha da ilginç olan, dillerinde 'baba' kelimesini karşılayacak tek bir kelimenin olmamasıdır.

Mosuo kadınları hakkında sık sık eş değiştirdikleri, hepsinin bir nevi fahişe olduğu şeklinde kanaatler oluyormuş Çin'de, oysa böyle bir şey yokmuş. Bir kadının ömrü boyunca tek erkekle beraber olabildiği de oluyormuş; tabii yalnızca geceleri.


ELVEDA KIZLAR ÜLKESİ
Christine Mathieu/Yang Erche Namu, Çeviren: Pınar Güncan, Çitlembik Yayınları, 2006, 338 sayfa





26 Ocak 2008






40 Puanlık
Uzman Sorusu !



Geçenlerde yılın yarısını Türkiye dışında yaşayan, bütün kültürlere aşina bir dostum sordu:

Türkiye, önemli bir ülke midir?”

Cevap verdim: “El hak öyledir..”

“Peki o zaman neden saygın bir ülke değil?”

Buyur bakalım.. Bütün joker haklarını kullan, cevap verebilirsen ver..

Selahattin Duman



25 Ocak 2008






Şiddet !


Şiddet nerede başlar? Laboratuvarlarda deney hayvanları kesilirken mi, savaşta ölürken, öldürürken mi? Çocuğuna kendi değerlerini dayatırken mi, insanın acısının fotoğrafını çekerken mi? Töreyi uygularken mi, sevişirken mi, yoksa yabancıyı ötekileştirirken mi?

Oya Baydar


24 Ocak 2008







Yiğidim Aslanım !


Tanrım 15 sene olmuş bile, sevgili Uğur Mumcu öldürüleli, daha dün gibi aklımda o gün. Duyduğum da ilk başta sersemlediğimi, bir an Uğur Mumcu mu yoksa Uğur Dündar mı anlayamayıp beynimin kilitlendiğini hatırlıyorum, her nedense Hrant ve Mumcu beni en çok etkileyen siyasi cinayetler olmuştur bu ülkede.

Nur içinde yatsın, katilleri bulmak bu ülkenin namusudur diyeceğim, ama daha o kadar çok namussuzluklar var ki, Tanrı yardımcımız olsun. Uğur Mumcu'yu Bedri Rahmi Eyüboğlu şiirinin, Zülfü Livaneli tarafından bestelenmiş mükemmel ötesi haliyle anmak istiyorum;

Maria Faranduri öyle güzel söylüyor ki Yunanca, Yiğidim Aslanım şarkısını, "şuradan" hem dinleyebilir, hem isterseniz bilgisayarınıza mp3 olarak indirebilirsiniz.



23 Ocak 2008







Bin Karılı
Peygamber !



İslam'da çok tartışılan, Amerika'da da Mormonlar ve devlet arasında ciddi sorun yaratan çok eşlilik konusunda, eski Diyanet işleri başkanı Süleyman Ateş, kendisine sorulan "İslam 4 kadına izin veriyor, ama Hz. Muhammed neden 13 kadınla evliydi" sorusu karşısında her zamanki tatlı-denyo üslubuyla sinirleniyor ve şunları söylüyor;

"Onun evlendiği kadınlar bundan şikayetçi değillerdi. Bu Doğaya da uygundur…Kimse Peygamber’in ailesiyle uğraşma, ona dil uzatma hakkına sahip değildir. Hz. Süleyman‘ın 1000 tane karısı vardı…Babası Davud da 100 kadınla evliydi…"


Aslında bu konuda benim en en çok takıldığım nokta, İslam'ın bir erkeğe çok kadınla evlenme izni vermesinden çok, aynı hakkı kadına tanımamasıdır diyebilirim, neyse ben kaçayım bu günlük.



22 Ocak 2008







Tolstoy & Gaykedi !


Tolstoy yıllar öncesinden şöyle buyurmuşlar; "Nasıl mı mutlu oluyorum? Sahip olduğum şeylere sevinerek, sahip olmadıklarımı hiç düşünmeyerek..."

Maddi şeylerde fazla gözüm olmadığı için bu tanım benim yaşam felsefeme bu anlamda çok uyuyor diyebilirim, ama bu dünya da yaşayan duyarlı insanlar için, zannediyorum bu tanımda eksik olan birşey var, o da; "Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan yoksul insanları, savaşları, aç uyuyan bebekleri & nineleri, taşlanarak öldürülen kadınları ve daha nice şeyi düşünerek mutsuz olmak"



21 Ocak 2008







Turkish Oligark...
Fıkra !



Sonradan görme bir Türk, bir başka sonradan görme zengin ile karşılaştığında ona taktığı kravatı kaça aldığını sormuş. Öteki övünerek cevaplamış;

-Falanca mağazadan 500 dolara aldım.

Övünme sırası karşı tarafa geçmiş;

-Seni aldatmışlar. Bende de aynısı var, ama ben onu falanca mağazadan 1000 dolara aldım...



20 Ocak 2008






Kan !


'Kanlarından bayrak yapmışlar' haberini aldığım zaman benim otomatik fiziksel tepkim mide bulanması oluyor. Bir başkasıyla gözyaşı döküyor.

Bu karşıtlık gelişigüzel, rastlantıya bağlı bir karşıtlık olamaz. Bunun da kuralı, kendine göre bir sistematiği olmalı. Örneğin; 'benim gözümün yaşardığı yerde de öteki zevatın midesi bulanmalı.'


Bunları yazmış geçen gün Murat Belge. Kan görünce duygulanıp ağlayan kişilerin ne zaman midesinin bulandığını ben biliyorum, mesela öldürülen masumlar için "Hepimiz Ermeniyiz" ya da "Hepimiz Hristiyanız" denirse,
bizim insanlık için umutla gözlerimiz dolarken, birilerini hemen bir öğürmek tutuyor.



19 Ocak 2008







Masum Değiliz !


Geçen sene sonsuz uykusuna bir "Ermeni ninnisiyle" uğurlamıştım sevgili Hrant bugün de sağ olsaydı onu eminim duygulandıracak, Ayşe Karabat'tan eski bir yazıya yer vermek istiyorum;


Duvara asılmış çerçeveli siyah-beyaz bir fotoğraftan, çatık kaşları, dökülmüş saçları, gülümsemeyen ama tanıdık gelen bir çehreyle etrafı seyreden bir adam. Ben doğmadan çok önce öldüğü için tanımadığım dedem, Süleyman Bey.

Fotoğraftaki adam, gençleşiyor birden. Yıl 1915 civarı. Süleyman Bey, 13-14 yaşında. Omzunda tüfeği, Ağrı Dağı'nın eteklerinde dörtnala at koşturuyor. Bir Ermeni köyüne doğru gidiyor çatışmak için. Bir haber yolundan çeviriyor genç Süleyman; "Kardeşin öldürülmüş."

Diğer aile büyüklerinin anlattığı kopuk kopuk rivayetler hep aynı cümleyle başlıyor, "Aslında biz iyi geçinirmişiz Ermenilerle ama..." Bir de kimsenin ama kimsenin açık yüreklilikle itiraf edemediği bir gerçek: "O yıllarda eli silah tutan kimse masum değil."









Yıl 1996. Bir 24 Nisan sabahı. Hafızama kazınan ve hiç çıkmayan başka bir fotoğraf: Kudüs'teki Ermeni mahallesinde simsiyah giyinmiş bir kortej. Kortejdekilerin yüzleri, tıpkı dedemin siyah-beyaz fotoğrafındaki gibi, çatık kaşlı. Saçları dökülmüş, tekerlekli sandalyedeki yaşlı bir adamın gözyaşları süzülüyor çenesine doğru.

Acaba oradaki insanların herhangi birinin dedesi, benim dedemle karşılaşmış mıdır? Onların da aile büyüklerinden dinlediği kopuk kopuk rivayetler aynı kapıya çıkıyor mu; "O yıllarda eli silah tutan kimse masum değil."

Yalnızca, meseleyi tarihçilere bırakalım argümanı. İyi de hangi tarihçilere; tarih felsefesinden anladığı, din değiştiren Ermenilerin oturduğu mahallelerin çetelesini tutmak olanlarla mı?










Ne istiyorum, biliyor musunuz? Ermeni çetelerinin Rusya ile işbirliği yapmasından ve bunun gibi konulardan tamamıyla uzak meseleleri konuşacağımız bir çay toplantısı.

Çünkü ben, dedeme yapılanlardan başkalarını sorumlu tutmuyorum. Dedemin yaptıklarından da kendimi sorumlu tutmuyorum. Olan bitenler için üzgünüm ve bu üzüntümü samimiyetle paylaşacak insanlar arıyorum.

Çünkü kangren olmuş bu sorunun çözümü, sorunu ortaya çıkaran büyük stratejilerde değil, çıkar ilişkilerinde değil, sorunun acısını iliklerinde kemiklerinde hisseden ve çeken halklardadır da ondan.



18 Ocak 2008








Kırmızı Başlı Horoz
ve Hrant !



"Eski zamanlarda sessiz ve sakin insanların yaşadığı bir köy varmış. Ama bir gün birileri, köyün kırmızı ibikli, kırmızı başlı güzel horozunu öldürmüş.

Olayı duyanlar, 'Yazık oldu, sevimli bir horozdu' demişler, ama çok da aldırmamışlar. Sadece köyün yaşlı ninesinin tepkisi çok farklı olmuş. Feryat figan 'Kırmızı başlı horozun katilini bulun' diye herkese seslenmiş. Ama 'Ne çok gürültü yaptı bir horoz için!' demişler.

Kısa bir süre sonra da köydeki kınalı kuzuyu öldürmüşler. Köylü ona olayı anlatıp ne yapmak gerektiğini sorunca 'Kırmızı başlı horozun katilini bulun' demiş. 'Nine bunadı herhalde' demişler, 'ölen bir kuzu'. Sonra sarı öküz katledilmiş.










Köylü yine nineye fikrini sormuş; o yine 'Kırmızı başlı horozun katilin bulun' demiş. Sonra doru tay öldürülmüş, köylüler öfkeyle 'Artık bu kadarı da fazla!' demişler ve doru tayı öldüreni bulmaya çalışmışlar.

Ancak onlar doru taydan bahsederken daha büyük bir felaket yaşanmış ve köyün bir delikanlısı öldürülmüş. Onu da başka cinayetler izlemiş. İnsanlar öldürülürken her seferinde nine, 'Kırmızı başlı horozun katilini bulun' diyormuş."


Bekir Berat'a ait bu halk öyküsünü ben de Yıldırım Türker'de okudum, bu ülkenin Kırmızı Başlı Horoz'u Uğur Mumcu mu, Ahmet Taner Kışlalı mı, Bahriye Üçok mu, Turan Dursun mu, Muammer Aksoy mu, Çetin Emeç mi artık orasını siz tahmin edin dostlar.



17 Ocak 2008







Bang Bang !


Daha önce yer verdiğim, karmaşık cinselliğimizi pek bir iyi anlatan "şu çok ödüllü kısa filmde" hoş bir şarkı vardı. Önce +18'lik bu muhteşem kısa filmi izlemediyseniz mutlaka izleyin derim. Eğer Sheila'ya ait o muhteşem parçayı beğenirseniz "şuradan" bilgisayarınıza mp3 olarak indirebilirsiniz.



16 Ocak 2008







Piç !


Dünkü konuya, geçen aylarda kaybettiğimiz Erdal İnönü'den bir çocukluk anısıyla devam edelim. İnönü ailesinden geriye kalan tek çocuk olan kızkardeşi Özden anlatıyor;

...Erdal ağabeyim sakin bir çocuktu ve annesine çok düşkündü, "anneni mi çok seviyorsun babanı mı" türü sorulara hep "annemi" diye cevap verirdi. Birgün babamın elinde bir hediye oyuncak paketi ile kendisine geldiğini görünce "...yoo ben yine de annemi daha çok seviyorum demiş!".

Çocuklara riyakarlığı (ikiyüzlülüğü) biz anne-babalar öğretiyoruz, Erdal ağabeyime kimse riyakarlığı öğretemedi.









Babam İsmet İnönü genç bir subay iken, Osmanlı devletinin üst yöneticilerinin imkanları bol çocuklarının çok şımarık olduklarını, askere geldiklerinde de zorlandıklarını gördüğünü, kendi çocuklarının da böyle olacaklarından korktuğunu söylerdi. "Ben çok şanslıyım ki benim çocuklarım böyle olmadı" demişti bir gün...

"Bu sonucun bir şans mı yoksa başka birşey mi olduğunu siz söyleyin" diyerek bitirmiş tüm bunları okuduğum Prof. Dr Zeki Aslan yazısını.

Ben de etrafımda onlarcasını gördüğüm, bu millete analı babalı piç yetiştiren ailelere sitem ederek, konuyu "Cumhuriyet terbiyesi & Aile terbiyesi" diyerek kapatayım.



15 Ocak 2008








Minik
Terbiyesizler !



Artık anne ve babalar, çocuklarının ´terbiyesizlik´lerini bile ´bireyce davranış´ sayıyor, onlara hiçbir koşulda ´altta kalmama´ öğretiyorlar. İnsanın kendini ´ifade etmesi´ için önce söylenmeye değer birşeyler öğrenmesi gerektiği; dahası, düşünmeyi öğrenmemişseniz ´düşünce özgürlüğü´ne sahip olamayacağınız gerçeği çoğunluğun umurunda değil.

Demokrasi var diyen´ağzına geleni söyler´ oldu. Bilgi dediğin ise ´çoktan seçmeli´ bir ´kodlama dizgesi´nin bir parçasıydı yalnızca. Üstelik bilgi ´bilgisayar´ yoluyla kolayca edinilebiliyordu artık. Ya kültür ve sanat? Karın doyurmuyordu ki...

Prof. Dr Ayşe Yüksel



14 Ocak 2008







Düzülmek !


(1961-1998) Gay porno oyuncusu, şair, editör ve oyun yazarı olarak üç kitabı bulunan "Scott O'Hara" bakınız ne buyurmuşlar, ne güzel buyurmuşlar, 25 cm'lik penisiyle kendisine oral seks yapabilen nadir kişilerden birisi olarak.


"Düzülmek çoğu pornonun öğrettiğinin tersine, düzülmekle ilgili değildir, penisi olmayan bir adam tarafından da düzülebilirim"


Sahi, siz ne dersiniz bu konuda? kimler düzüyor sizce dünyayı ve milyarlarca insanı hiç acımadan, çocuk, yaşlı, hayvan, doğa falan dinlemeden?



13 Ocak 2008







Ağlayabilen Erkek !


“Ağlayabilen erkeklere dikkat edin!.. Ağlayan erkeklerin duyguları konusunda çok daha hassas olduğu doğrudur ama hassas oldukları duygular sadece kendilerininkilerdir.”


Amerikalı yazar Nora Ephron yumurtlamış bu lafı. Şimdi gel de bunu üzerine alma, filmler de bile çok kolay ağlayan birisi olarak. Herneyse hiç üzerime almadan, bu laf erkekler için söylenmiş gay'ler için değil diyerek kaçayım ben.



12 Ocak 2008







Çok
Gizli Eşcinsel !



Ankara'da karısından boşanmış emekli birisi, bir travestiyle birlikte yaşamaya başlıyor. Bu ilişkide ilginç olan bu amcamız mütemadiyen kendisini travestiye düzdürüyor. Pek ses etmeyen travesti 6 ay sonra "yahu bir kere de sen beni becer" diye bi laf ediveriyor...

Bunun üzerine bizim emekli "ne yani şimdiye kadar sen mi beni düzüyordun ulan diye!" mermi manyağı yapıp öldürüyor travestiyi...


Bahadır Boysal'da okuduğum bu ilginç gerçeği "delikanlıkta racon" çok önemlidir diyerek kapatalım.



11 Ocak 2008







Dikkat !


Yırtıcı bir hayvan gibi, sizi sinsice takip eden kapitalizm tarafından dikkatle izleniyorsunuz. Aşağıda, pazarlama stratejilerinde kullanılan otuza yakın maddeden, sadece birkaç tanesini aldım, 12-17 yaş arası, okul tatilinde çalışıp ekstra harçlık kazanan çocukların parasına bile göz diken, tanrım ne acımasız bir sistem bu;


Slobbies (Slower but better working people) : Para ve kariyere değil ancak işten aldıkları zevke önem veren grup.

Boomerang Generation : Ailesinden ayrılıp, yalnız yaşadıktan sonra ekonomik sıkıntılar yüzünden geri dönen genç grup.

Yavis (Young, Affluent, Verbal, Insured and Single) : psikologların ideal hasta profilleri olan genç, zengin, ağzı laf yapan, sigortalı ve bekar grup.









Woopies (Well of older people) : Yaşlı, zengin ve mutlu grup.

TLWC (Third Level Working Couples) : İş yaşamında sabit büro yerine özel projelerde çalışan çiftler.

Dinks (Double income no kids) : Çocuksuz yaşayan ve ikisi de çalışan çiftler.

Moby (Mom Old Baby Young) : Kariyer yüzünden geç yaşlarda anne olanlar.

Doby (Daddy Old, Baby Young): Genç bir eşten çocuk sahibi olan orta yaşlı erkekler.

Skippies (School Kids with Income and Purchasing Power) : Çeşitli yan uğraşları sonucu periyodik gelire sahip olan okul çocukları.

kaynak; danismend.com



10 Ocak 2008







Sahte Benlik !


Hayatta sürekli kırılganlık yaşayan çocuk, büyüdüğünde kendini ailesine adar, dışarıdaki ilişkilerini daraltır, böylece ailesini kendine bağımlı yaparak narsistlik bir doyum sağlar.

Ülkemiz bu tip insanlardan oluşan bir cennettir. Evlatlarına çok düşkün sahte benlikli bir kadın için mesela evlatları evden ayrıldığında hayat bitmiştir, suratından düşen bin parçadır artık onun, öfkeden yoluna alay çıksa çiğner, ordu çıksa ekin gibi biçer.

Bayramda gelin el öpmeye gelmedi diye hasta olup, aylarca yatan kayınvalideler, zekası düşük çocuğuna yüksek mektep tahsili yaptırmak için canını dişine takmış anneler, bir erkeğe kölece bağlanmış kadınlar var; yaşamlarını buna kaptırmış gidiyorlar. Sahte benlikli yaşamlar toplumu katı ve kırık kırık hale getiriyor.

Tahir M. Ceylan



09 Ocak 2008







İnleyen Cebrail !


"Hakk'ın dini, kafirlikten daha kötü bir adla anılır oldu; çünkü molla, kafir üreten bir mümindir. Bu din satan adamın hileleri yüzünden Cebrail'in bile inlediğini gördüm. Peygamber'in dininden nasipsizdir o. Yıldızları olmadığı için göğü simsiyahtır. Görgüsü azdır, zevksizdir, gevezedir. Ümmet onun lakırdıları yüzünden parça parça oldu. Kafirin dini savaş planları yapmaksa mollanın dini de, Allah yolunda, diyerek fesat çıkarmaktır."


Şimdi Pakistan topraklarında bulunan Pencap (Hindistan) doğumlu, son yüzyılda yetişen en büyük Müslüman felsefecilerden Muhammed İkbal'in (1873 - 1938) ünlü kitabı Cavidname'den.



08 Ocak 2008







Müzik Saati !


Kulağımızın Pası gitsin yahu, bol ödüllü Les Choristes (The Chorus) filminden Bruno Coulais bestesi ile karşınızda Les Petits Chanteurs de Saint-Marc korosu, bu parçayı yüklediğim "şu site" size bu parçayı otomatik olarak çalacaktır eğer beğenirseniz dosyayı indir butonundan mp3 formatında bilgisayarınıza direkt indirebilirsiniz, afiyet olsun dostlar kulaklarınıza....



07 Ocak 2008







Zarif Kişilik !


“Düşünsel serüvenden çekinmeyen, yaşama karşı estetik duruşu etikle bütünlemiş, kendi çıkarlarını umursamayan, daima incelmiş tepkiler gösteren, meseleleri kişiselleştirmeyen, kendisi gibi olan, kendi konum ve üstünlüklerini insan ilişkilerinde kullanmayan, yalnız kalmaya tahammülü olan, gerçekliğin yeni yüzleriyle bizi karşılaştırmayı seven, alıştığımız ve artık çok sıkıldığımız sözcüklerin dışında bir dil kurabilen, kesinlikle güvenilir ve rafine kişilikler.”


İsmail Küçükkaya'nın "Zarif Kişilik" tanımlaması başta Homoloji olmak üzere takip ettiğim birkaç forum türü sitede yaşanan tartışmaları, bayağılıkları ve kendini filozof zanneden bilimum denyoyu getirdi aklıma.



06 Ocak 2008






Ruh !


Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerede bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez.

Montaigne



05 Ocak 2008







Cumartesi Neşesi !


İlkokulda okuyan ufaklık, matematik dersinden hep zayıf almaktadır. Ailesi birilerinden, eğer bir papaza okutulursa zihninin açılacağını duyar.

Kiliseye gitmek, papaza okutmak günah mıdır, hem işe yarar mı acaba gerçekten diyerek, biraz kararsız kaldıktan sonra, çocukları için başarı isteği ağır basar, gider okuturlar...Sonrasında küçük bir mucize olur ve o günden sonra çocuk matematik dersinden hep pekiyi almaya başlar. Ailesi değişimin bu kadar çabuk olmasına şaşırır ve afacana bunun nedenini sorar;


Çocuk cevap verir:


- Artı işaretine çivilerle çakılmış adamı görünce durumun ciddiyetini anladım.



04 Ocak 2008







3 Cinsiyet
Olsaydı !



Yaşamın anlamı gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam gecenin konusudur.

Cinsel ilişkinin gerçekleşmesi için türümüzde iki değil de üç farklı cinsiyet olsaydı?

Gündüz Vassaf



03 Ocak 2008







Bin Kocalı
Bakire !



Tevfik Fikret İstanbul için "Bin kocadan arta kalan bakire..." demiş, Roma'nın mimarisi model alınarak yedi tepe üzerine kurulan ve adına ilk önce 'Yeni Roma' (Nova Roma) denilen İstanbul'un yedi tepesi neresiymiş, İsmail Tokalak'ın tuğla kalınlığındaki "Bizans Osmanlı Sentezi" kitabından öğrenelim;



1- Topkapı ve Ayasofya'nın bulunduğu yer (Akropolis)

2- Çemberlitaş (Forum Konstantinos)

3- Beyazıt Meydanı (Forum Theodosia)

4- Fatih Camii (Bugün Fatih'in ve Bizans imparatorlarının gömülü olduğu eski Havariyun Kilisesi)

5- Yavuz Sultan Selim Camii yanı (Aspar Sarnıcı'nın olduğu yer)

6- Edirnekapı (En yüksek tepe anlamında; Harisios)

7- Fındıkzade (Çukurbostan Sarnıcı-Ayiyos Mokios)



02 Ocak 2008







Kalitesizlik !


Her tepeye bayrak dikmekle, oturulan mekana hoparlör takıp ezan okumak, içeriği farklı olsa da aynı kalıplar. Bu, muhafazakârlık değildir. Bu, sembolleri sığlaştırmak, çıtayı sürekli aşağıya çekmektir.

Türkiye’de endişelenmemiz gereken ne mahalle baskısıdır, ne de türbandır. Endişelenmemiz gereken sosyal olgu, kalitesizliktir, avam değerlerdir!

Siyaset Bilimci Prof. Cemil Oktay