31 Mart 2008





Tanrı,
Ölüm & Einstein !



12 ülkeden 20 bin kişi üzerinde yapılan 88 araştırmanın ortak sonucu;


- Ölüm korkusunu şiddetle yaşayan insanların tutucu görüşlere sahip olma olasılığı 4 misli daha fazla.

- Dogmatik tipler daha tutucu, yeni deneyimlerden çekinmeyenler daha ilerici.

- Muhafazakarlar basit ve karmaşık olmayan resimleri, şiirleri ve şarkıları seviyorlar.(*)







Einstein hastalanınca, o zaman için oldukça yeni bir tedavi olan, ölülerden alınan damarların kullanıldığı bir tedaviyi kabül etmeyip, bakınız doktoru Frank Glen'e ne demiş;

"Yeterince yaşadım, hayatım boyunca çok çalıştım, hayatın tadına vardım, ben istediğim zaman giderim. Hayatı yapay olarak uzatmayı istemek tatsız bir olaydır. Çalışmalarımı bitirdim, şimdi gitmek zamanıdır. Ben bunu cesaretle yapacağım."(**) Devam edecek...


(*) 2003 New york Üniv. Psikolog John Lost ve ekibi (American Pschologist, vol 61, p 651 )

(**) İstanbul Üniv. Öğretim görevlisi Rıza Gerçek'in bir yazısından (Einstein, Albert, Fiziğin Evrimi, Onur yayınları)


30 Mart 2008







Afrika'nın Güzellikleri !


Afrika'nın o nadide güzelliklerinden mahrum kalmamak için, güzel bir mp3 var bu pazar sizin için, taa Uganda'dan hemde.

Geoffrey Oryema, 'Bakan' olan babası öldürülüp, kendisi sürgüne gönderilen, Avrupa'da pek çok kayda değer çalışması olan, başarılı bir müzisyen... İşte size, onun ilginç ses rengini, tüm detaylarıyla görebileceğiniz mp3'ü, indirebileceğiniz "link".


ilk verdiğim link çalışmazsa, alternatif indirme "linki".


29 Mart 2008






Cumartesi Neşesi !


- Baak senin de var mı? kızların pipisi yokmuş!

- Hıhh (!) Salak onu sünnette keseceklerr :)

- ........ Anneeeeeeeee (!!!)




28 Mart 2008






Herkes Yumurta !


Yorrak var bu gey diskolarında diyeceksiniz ama sosyal aktivitelerin bittiği bu çağda, tek iyi niyetli ve sahtekarlığın olmadığı eğlence mekanları buralar. Sanılanın aksine hiç bela, kavga çıkmaz...Üstelik en hayat dolu ve coşkulu şarkılarıda burada dinlersiniz...

Eskiden bilirdiniz ki, kıllı ayıların kollarında yumurta gibi oğlanlar erimekte....Pehlivan gibi patates kadınlar, çıtır kadınlarla öpüşmekte...O devirde geçmiş (!) Herkes çıtır....Herkes yumurta...Diyorlar ki, hayat elemlerle doludur. Evet hayat müthiş bir siyah gecedir ki anne...Fakat bu çoşkun ibnelerin gülüşleri bize kuvvet verir.


Bahadır Boysal'dan bu satırlar, istedim ki dergi köşelerinde kaybolmasın, net ortamına da geçsin...



27 Mart 2008





Kökten ya da Götten
Dinci !


Bilim, felsefe, din konularında bir sürü güzel yazı bulabileceğiniz "şu" okunası blogda rastladığım üzücü bir gerçekten, daha fazla kişiye ulaşması için ben de bahsetmek istiyorum. Bakınız Humeyni ne demiş;

..."Erkekler, henüz emzirilen bir bebekle bile evlenebilir. Kız 9 yaşına gelene kadar cinsel ilişkiye giremez ama ön sevişme, okşama ve öpüşmek serbesttir. Eğer erkek bu yaştan önce kıza kalıcı bir zarar vermeyecek sekilde onunla seks yaparsa bu suç olmaz, sadece kural çiğnemek olur.








Kız kalıcı bir zarar görürse (kızlık zarı meselesi) o kıza tüm hayatı boyunca bakmakla yükümlüdür ve bu kız erkegin 4 karısının dışındadır, onlara dahil olmaz, artı erkek bu kızın kız kardeşi ile de evlenemez."...


Detaylarına Wikipedia'da "Islam and children" maddesinden ulaşabilirsiniz.

Bu arada merak edip Humeyni hakkında ekşi sözlükte bilgi ararken, Humeyni'yi Che Guevara ile karşılaştıran islamcı bir dergiye, azami dikkat ve kamufle etmeye çalışarak verilmiş bir link "görmek" (35. başlık) çok üzücü, ekşi de neler oluyor arkadaşlar Allah aşkına?



26 Mart 2008





Bir Leylek
Masalı !



Yaşlarımız sanırım 5-10 arasında değişen, bizim sokaktan birkaç çocuk, yıllar önce kediler gibi duvarın üzerinde dizilmiş çekirdek yiyoruz ve büyük olasılık kafamızdan 40 bin türlü yaramazlık geçiyor.

Konuşurken konu yeni doğum yapmış mahallenin kedilerinden, bebeklerin nereden geldiğine geliyor. Hepimiz çocukların annenin içinden çıktığını biliyoruz ama ben ve çok bilmiş birkaç arkadaşım göbek deliğinden çıktığını iddia ediyor.

Bizden bir kaç yaş daha büyük bir çocuk, hepimizin annemizin şeyinden çıktığını söylüyor, bizim aklımız almıyor, bu fikir bize iğrenç geliyor ve aklımda kaldığı kadarıyla bunun doğru olmadığını iddia ediyoruz, bizimle kafa bulduğunu düşünüyoruz.








Kendinden emin arkadaşımız konuşmaya devam ediyor;

- ohoo o da birşey mi, annelerimiz ve babalarımız evlendikleri ilk gece ..ikişiyorlarmış siz biliyor musunuz.

Haydaa (!) bu da nerden çıktı ilk defa duyduk biz. Onlar yapmaz öyle şeyler.

Ertesi gün meraklı arkadaşlarımızdan birisinin annesine "Siz evlendiğiniz ilk gece babamla .... mi?" diye sorduğunu ve temiz bir sopa yediğini öğreniyoruz.



25 Mart 2008






Sevgili Günlük !


Beyaz Atlı Penis'imizin maceraları tam gaz devam ediyor; kaybolan atını ararken, geçen hafta kahverengi atlı yakışıklıyla karşılaşan prensimiz, bu hafta onun pembe dantelli kilotunu görerek daha da şaşırıyor, zaten bakışlarını pek beğendiği bu prense karşı içinde garip duygular kıpraştığını hissediyor ve sular pek bir ısınıyor prensimizin dünyasında, bakalım haftaya neler olacak :p







Depreşmek !


Biraz karamsar, mahzun ya da gerçekleri tüm çıplaklığıyla gören kişinin “hafifçe depresif” ruh hali ile bir ruhsal bozukluk olan sahici depresyon arasına net bir çizgi çekmek lazım.

Oysa sahici depresyon, intihar, işgücü kaybı, sağlığın bozulması gibi ağır sonuçları olan bir ruhsal bozukluktur...

Prof. Psikiyatrist Yankı Yazgan'da okuduğum bu satırlar, depresyona girmenin bile öyle sandığımız kadar kolay iş olmadığını hatırlattı bana, yok öyle kolay kolay bunalıma girmek ona göre, hoop kime söylüyorum :p



24 Mart 2008






4 Yok !


Aşk konusunda erkeğin de kadının da üç şansı vardır hayatta.

İlki 18-20’li yaşlarda yaşanır ve genelde hüsranla biter. İkincisi 25-30 arasında erkeğin de kadınında en aptal olduğu yaşlarda yaşanır.

En tatlısını da 40 yaş civarında yaşarsınız. Çünkü tüm duygular, düşünceleriniz 40 yaş civarında olgunlaşır. Hatta cebinizde biraz da para vardır. Tüm bu özellikler bir araya gelince de güzel bir aşkta üçüncü hakkınızı kullanırsınız. Dördüncü bir hakkınız yoktur.

Bu sözleri, ben de hep çok efendi ve birikimli birisi izlenimi vermiş, yaşlı eşcinsel Ferdi Özbeğen söylemiş.



23 Mart 2008






1 Dakika
Meditasyon !



Doğadan özel bir teknikle Japon'lar tarafından kayıt edilmiş, özellikle kulaklıkla dinleyenlerin, seslerdeki inanılmaz boyutların ve derinliğin daha çok farkına varabilecekleri, sonu yağmurla biten 1 dakikalık natürel bir ses kaydından bahsetmek istiyorum size.

Müzik dinlerken rastgele karşınıza çıktığında emimim sizi de, benim gibi bir parça şehrin, hayatın stresinden uzaklaştıracaktır. "buradan" ya da "şurada"
çıkan download/indir butonundan indirebilirsiniz.


22 Mart 2008






Prens Mania !


Bu hafta cumartesi neşesinde, Serdar Turgut' da okuduğum bir Henny Youngman esprisi var;

Kadın ile adam barda yan yana oturuyorlardı. Kadın, adama dönüp ‘sizi burada daha önce hiç görmemiştim, nerelerdeydiniz bunca zamandır’ der.

Adam, kadına dönüp ‘karımı vahşi şekilde öldürmek suçundan hapiste yatıyordum, yeni çıktım’ diye cevap verir. Kadın buna karşılık olarak gülümseyip ‘Ohh, demek ki bekarsınız da’ diyor.



21 Mart 2008






Kan ve Aşk !


"Aşk Fransa'da bir komedi. İngiltere'de bir trajedi. İtalya'da bir opera, Almanya'da bir melodramdır." demiş Marguerite Blessington. Sizce Türkiye'de aşk nedir? Bu ülkede aşk, milyonlarca kişi için, vajinadan çıkacak bir kaç damla kan olmasın sakın?



20 Mart 2008







Kıyakçı ve Ayakçı !


Başbakanımızın 'üreme' meselesini, bir çeşit 'ahır' faaliyeti gibi algıladığından, şüphe duyduğumu belirtmek istiyorum.

At yetiştiriciliğinde,
dişinin cinsel organına isabette zorlanan erkek hayvanın, penisini eliyle tutup dişi ata yerleştiren kimseye 'kıyakçı' denirmiş ve zannediyorum "kıyakçı, kıyak yapmak, kıyak çekmek" deyimi ilk buradan çıkmış. 

Bu arada soralım, başbakan bu millete en az 3 çocuk yapın diyerek, bize kıyak mı yapıyor, yoksa ayak mı?








Hakan Gülseven'de okuyarak aklıma gelen bu ilginç konudan öte, yıllar önce AFM Bağımsız Film Festivali'nde 'Kıyakçı' adıyla gösterilen 'Fluffer' adlı filmden bahsetmek istiyorum.

Fluffer bir meslek adı. Porno endüstrisinde çekim aralarında ereksiyon hali bozulmasın diye, adamlara oral seks yapanlara fluffer deniyormuş.

 Bir gay porno yıldızına aşık olup fluffer olarak işe giren bir delikanlının, oral seks yapacak kadar yakın olduğu biriyle, aynı zamanda duygusal olarak kilometrelerce uzaklığını anlatan bu dramatik filmi, ben de izlemiş ve pek beğenmiştim. Konu nereden nereye geldi.



19 Mart 2008






Beyaz Atlı
Penis !



Geçen hafta Beyaz atını kaybeden Prens'imizin maceraları tam gaz devam ediyor;

Beyaz atını ararken, kahverengi atlı prens ile karşılaşan, kendisine çok yardımcı olan bu prensin sert ama içli bakışlarından ve centilmenliğinden çok etkilenen prensimiz, onu dört gözle bekleyen kızlarımız ve gay'lerimiz için, bu hafta daha fazla açıklama yapmıyor... Haftaya Allah kerim, bakalım ne gelişmeler olacak.



18 Mart 2008







Kıpprıss !


Özellikle iş gezisi için, defalarca gittiğim Kıbrıs'lıların, Türkiye de hiçbir yöreye benzemeyen, pek sevimli bir şiveleri vardır, hatta bence Türkçe şivelerin içinde en sevimlisi diyebilirim.

Ufak bir azınlık oldukları için olsa gerek, bu güne kadar nedense bu Türkiye'de Karadeniz, Ege, Kastamonu ağzı gibi çok bilinmez, sadece Mehmet Ali Erbil'in birkaç defa makaraya aldığını hatırlıyorum o kadar.

"Dünkü yazımda" size bahsettiğim kantoda geçen, Dingala kelimesinin ne anlama geldiğini araştırırken, çingenece "Dinga" kelimesinin deli anlamına geldiğini öğrendim ve pek eğlenceli bir Kıbrıs türküsüne rastladım.








Kına gecelerinde daha çok kadınlar tarafından süpürgelerle oynanan sözleri buram buram Kıbrıs kokan türkünün işte pek eğlenceli sözleri;


Bizim gari camasir ikar
Camasiri biragir
Gobeg atar

(Dingala guzum dingala
Komur goydum mangala
Dingala guzum dingala
Komur goydum mangala) nakarat

Bizim gari dolma yapar
Dolmayi alir agzina atar

tekrar nakarat

Bizim gari magarina yapar
Magarinayi alir burnuna sokar

tekrar nakarat



17 Mart 2008






Taze Beyin
ve Et !


Bilgisayar güvenliği sitesi "Doctus"'tan Tansu arkadaşımızın başlattığı, bana Aslıberry'den gönderilen, pek anlamlı bir mim... Konumuz Çocuk İstismarı'na dikkat çekmek amacıyla, çocukluktan hatırlayabildiğimiz, aklımızda kalan ilk şarkıyı yazmak.

Bu konuya girmeden önce size çok sevdiğim bir normal seks tanımı yapmak istiyorum;

"Sekste iki yetişkin insanın karşılıklı anlaşma yoluyla, özgür iradeyle yapmaya karar verdikleri her şey normaldir. Bu tanımı kabul edince çocuk pornosu (ortada yetişkin insan iradesi olmadığından) ve hayvanlarla seks (ortada insan olmadığından) normal olmayanlar kategorisine girer. Sizin fetişiniz ve tercihleriniz ise otomatikman normal olur."


Şimdi hepimizin bildiği bir çocuk şarkısından öte, sevimli bir anı ve ilk aklımda kalan şarkıların birinden bahsetmek istiyorum size.









Oldukça küçük bir çocuğum, seksenli yıllarda bir yılbaşı gecesi bir komşumuzun evinde ailecek toplanmışız.TRT'nin efsanevi yılbaşı programında, pek sevimli bir kadının neşe içinde zıplayarak şarkı söylemesi dikkatimi çekiyor, bu kadın daha önce de bir yazımda "bahsettiğim" Nurhan Damcıoğlu ve o zamandan beri halen aklmda olan pek eğlenceli, hatta biraz salakça şarkısı.


Oy dingala dingala
Kömürü de koydum mangala
Ayşe de Fatma da dostum var
Çalkala yavrum çalkala.


Bu arada çocuk istismarı deyince, sadece cinsel istismar anlamamamız gerektiğini, dinci vampirlerin en sevdiği şeyin boş kaset gibi ne verirsen alan taze çocuk beyni olduğunu, başbakan'ın neden çok çocuk yapın açıklaması yaptığını size hatırlatır, unutmayın "Müslüman çocuk yoktur" sadece anne babası müslüman çocuk vardır (tabi bu hristiyan, yahudi, budistler için de geçerli) laik olmayan eğitimin de bir tür çocuk istismarı sayılabileceğini aman unutmayın derim.

Bende wolkanca, miso ve 5posta sizi ısırıyorum.



16 Mart 2008







Bir Savaş Alanı Olarak;
Evlilik & Aşk !



Kadın diyor ki: Benim iki ruhum var. Biri modern, biri ilkel…Modern olanı özgürlüğüne saygı duyuyor, öylesine incelikli, öylesine anlayışlı ki.

İlkel olanı seni yalnızca kendine istiyor, paylaşmayı reddediyor. Kimin aradığı belli olmayan her telefonda sıçrıyor, en ufak bir parfüm değişikliğinde karalar bağlıyor. Rüyanda bir kadının seni öptüğünü, iki kolun boynuna dolandığını düşünüp bir cinayet planlıyor.

2500 yıllık köklü bir eğitim almış olsam da, sen aşkın o hayvansı, ilkel yanını benden söküp atamazsın.









Erkek diyor ki: Kollarında bin kez tatmin olsam da, kendimi başka kadınları baştan çıkarabilecek güçte yırtıcı bir hayvan olarak görüyordum. Bu evden her an çekip gidebilmeyi umuyordum. Sadakatsiz olmayı arzuluyordum.

Benim de iki ruhum vardı. Gerçekle yetinmeyi bilmeyen, ona hayranlık duymayı beceremeyen.

Seni ne kadar sevdiğimi söyleyemiyordum. Evliliğimizin en büyük serüvenim olduğunu itiraf edemiyordum.

Aycan Saroğlu'nun bir yazısında rastladığım bu satırlar Fransız felsefeci yazar Éric Emmanuel Schmitt'e ait (Petits Crimes Conjugaux, Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler)... Konuyu bugünlük “Dünyadaki en uzak mesafe, iki insanın zihni arasındadır.” diyen Can Yücel ile kapatalım.


15 Mart 2008







Cumartesi Neşesi !


Temel ani bir kararla, yıllardır çalıştığı Hollanda’dan, paldır küldür Türkiye'ye kesin dönüş yapmaya karar vermiş. Arkadaşları ‘Neden dönüyorsun’ diye sormuşlar. Temel, "Ben buraya geldiğimde eşcinselliğe pek iyi gözle bakılmazdı, ama iki yıl sonra eşcinsellik çok normal oldu" demiş.

‘Eee, sana ne bundan’ demişler. Temel, ‘Ama sonra eşcinseller birbirleriyle evlenmeye bile başladılar’ diye devam etmiş. Arkadaşları yine ‘Peki ama sana ne bunlardan, sen niye kaçıyorsun ki’ demişler.


Temel bunun üzerine ‘Kaçmak zorundayım buradan çünkü bu hızla giderse yakında eşcinsellik burada mecburi hale gelecek’ demiş.

Serdar Turgut'da okuduğum fıkranın mıncıklanmış halidir.


14 Mart 2008






Aile Sırları !


Kimisi naftalin kokulu, kimisi çiçekli, her ailede olan, çoğu karanlık ve sisli sırlar. Annemin gençliğinde babamla evlenmeden önce, başka bir istediği varmış, yeni öğrendim, ama her nedense olmamış.

Dahası, çok sevdiğim torun torba sahibi halam'ın, daha önce birkaç sene çocuk yapmadan birisiyle evli kaldığı, bunu bütün sülalenin yeni nesilden özenle sakladığı, hatta ikinci evliliğinden olan kuzenlerimin bile bunu bilmediği gerçeğini de yeni öğrendim.








Bu olayı, halam'ın çocukluk arkadaşı yaşlı bir aile dostumuzdan duyduğumda, ona böyle birşey olmadığını onun yanlış bildiğini iddia ettim. Peki ya sonra, konuyu babama meraktan sorduğumda, babamın suratının ekşimesine, hatta başta lafı gevelemesine, bunu söyleyeni patavatsızlıkla suçlamasına ne demeli.

Eminim daha da neler var, bilmediğim, duymadığım, tahmin bile edemeyeceğim ve asla öğrenemeyeceğim, çoğu yaşayanlarla birlikte mezara gidecek sırlar.




13 Mart 2008






Tatlı Saati !


Bugün pek tatlı, pek şeker, pek neşeli bir mp3 var menümüzde, Simian Mobile Disco bizim için haykırıyor, It’s The Beat.

"Şu site", electronik, disko ve punk kokan bu sevimli parçayı, size otomatik çalacaktır. Eğer beğenirseniz İndir-Download butonundan bilgisayarınıza mp3 formatında lüpletebilirsiniz. Aklınızda olsun esas melodi 25. saniyeden sonra başlıyor.



12 Mart 2008





Beyaz Atlı
Penis !



Sevgili kızlar ve gay'ler, Beyaz Atlı Prensiniz, rüyalar ve hayaller diyarından bildiriyor; Beyaz atımı kaybettim, hükümsüzdür...Gören varsa bana haber etsin, yoksa ben size nasıl ulaşırım değil mi?









Misafir !


Ziyaret edilmek istemem, çünkü o beni, ziyarete layık efendi rolüne zorlar, bu rolü dolduramayacağım için abartılı davranmak, hizmet için zorunlu olan alçakgönüllülükten uzaklaşmak zorunda kalırım.

Tahir M. Ceylan



11 Mart 2008






Biri Bana
Anlatsın !



Gençlerin çoğunun ayağında, yaklaşık 100 Ytl civarı satılan, altı lastik, üstü kumaş Converse'ler görüyorum. Uzakdoğu'da en fazla 10-15 Ytl maliyetle üretildiğini düşündüğüm, bu basit ayakkabılara verilen bu paranın büyük kısmı nereye, kimlerin cebine gidiyor, bir bilen var mı arkadaşlar? Nasıl sorumsuz, düşüncesiz, değer bilmeyen bir nesil geliyor, farkında mısınız Allah aşkına?



10 Mart 2008






Makber !


Dün ev de, tamamen şans eseri, Tapu Belgesi benzeri bir kağıt geçti elime. Dikkatli bakınca bunun, babam tarafından yeni satın alınmış, 2 kişilik mezar yeri olduğunu gördüm ve birden içimi tarif edilmesi zor, hüzünlü duygular kapladığını hissettim.

Tanrım! nedir bu yaa şimdi? Babam daha 65 yaşında sadece, annem ise yeni 60 oldu, böyle bir şeye ne gerek var şimdi, nerden çıktı bu? Bir insan böyle bir şey yapmaya neden gerek duyar ki?



09 Mart 2008







Gay İtiraf !


Bugüne kadar dostlarımdan ve blogumu takip edenlerden bana çok sorulan bir soru, eşcinsel olduğunu bildikleri ya da tahmin ettikleri, çok sevdikleri arkadaşlarının, akrabalarının hatta oğullarının kendilerine açılmasını nasıl sağlayacakları ve onunla bu konuyu nasıl konuşmaları gerektiği olmuştur. Naçizane birkaç tavsiyede bulunmaya çalışayım.

Bu konuda bir anısı, söyleyeceği bir şey olan herkes, unuttuğum ya da yanlış yaptığım bir yönlendirme varsa belirtsin.

* Acele etmeyin, mümkünse direkt bu konuyu siz açmayın, onu kırıp tamamen kaybedebilir ya da çok üzebilirsiniz. 30-40 yaşına gelmiş ama halen kendisine bile gay olduğunu itiraf edememiş, bu konularda inanılmaz hassas eşcinseller çok vardır.








* Ona eşcinsel düşmanı (homofobik) olmadığınızı, başka kişiler, olaylar üzerinden, dolaylı yoldan, laf arasında belli edin, anlatın.

* Ona, herkes zaten biliyor, tahmin ediyor, konuşuyor, ben zaten biliyorum, şundan duydum falan demeyin, bu onu çok üzebilir.

* Mizah her zaman işe yarar, beraber son zamanlarda gülecek-eğlenecek fazla şeyler yapmanız, ona fazlaca ilgi-sevgi gösterip, zaman geçirmeniz iyi olabilir.

* Ve tekrar ediyorum asla ve asla bunları yaparken acele etmeyin, eşcinsellik konusuna siz girmekten çok, konu açılmasını ya da konuyu onun açmasını bekleyin...Bol şans sevdiklerinizle...



08 Mart 2008







Delilik !


Kadınlar gününde, başörtüsü takamayan birkaç bin üniversite öğrencisi adına değil, abisinin, babasının, kocasının zoruyla türban takan, bu ülkede kimsenin pek bahsetmediği, zorla evlendirilen, okutulmayan, özgürlüğü kısıtlanan milyonlarca kadın adına, farklı bir yazı size Neslihan Acu'dan;

Kafama takılan fotoğraf işte bu: Türbanının üstüne yamyamuk geçirdiği sırma telli peruğuyla objektiflere mahzun mahzun bakmakta olan bir Şule….Hemen yanında da dudağı patlamış babası.

O fotoğrafa bakan liberaller, ikinci cumhuriyetçiler, türbancı aydınlar eminim ki benden farklı şeyler düşünmüşlerdir. “Özgürlükler işte böyle gasp ediliyor…Vah zavallı türbanlı kız” falan gibi şeyler.








Bense, delilik üzerine düşünüyorum. Baskıların ve cehaletin insanları nasıl delirttiğini düşünüyorum. Ben o fotoğraftaki kızın bakışını iyi tanırım. O dünyayı iyi bilirim. Saç telini göstermemek için, ucuz bir naylon perukaya sığınan o kızın ruh durumunu iyi deşifre ederim.

Babalar, ağabeyler, dayılar amcalar tarafından her hareketi kısıtlanan, engellenen, potansiyel günah makinesi sayılan kızlar öyle bakarlar: Mahzun, kırgın, hafif şaşkın, çokça öfkeli. Ve öfkeleri yanlış hedeflere yönlenmiştir hep. O baskıları, o aşağılanmaları yaşamış olan kadınlar anlar sadece bunu.

Çoğu genç kız o baskıcı aile ve mahalle ortamlarından koparamaz kendini, kurtulamaz. Zaten ilkokul öncesinden başlatılan bir beyin yıkama operasyonundan söz ediyoruz burada. Kanatları kırılmış, uçmayı hiç öğrenememiş kızlardan bahsediyoruz.










Bakın, Şule 21 yaşındaymış. Avrupa ülkelerinde, ABD’de falan 21 yaşında bir kadın kendi hayatından tümüyle kendi sorumludur. Diğer türlüsü garip gelir herkese.

Bizde ise, 21 yaşındaki bir genç kız babası tarafından getiriliyor üniversiteye, türban takma “hakkı” bizzat babası tarafından tekme tokat korunuyor.

Siz bunun adına hala daha “özgürlük” diyorsanız, ben de size 8 Mart kadınlar günü öncesinde, tüm “ezilmiş ve ezilmekte olan kadınlar” adına “acil akıl sağlığı, bir tutam da empati” diliyorum.



07 Mart 2008






Yaramaz Kedi !


Sörf yaparken yukarıda ki resime rastlayınca, birazdan zavallı köpeciğin başına gelecekler gözümde canlandı ve kendi çocukluğa gittim bir an. Çok yaramaz bir çocuk değilmişim anneciğin anlattığına göre ama çok meraklı ve kurcalayıcıymışım.

Seksenli yıllar Türkiye de bırakın ithal oyuncağı, doğru dürüst temel şeylerin bile lüks olduğu çocukluk günlerimde, halam yurtdışından uzaktan kumandalı havlayan, yürüyen, oturan, kuyruk sallayan beyaz bir köpek getirdi bana.

Uzaktan kumandalı dediğim de, tasma gibi köpeğin boynundan kablolu bir kumanda, zannediyorum daha radyo kumandalar yaygınlaşmamış o yıllarda.








Pek sevindim tabi ki, mahallede olay oldu hayvancık, onunla az başka çocukları-kızları korkutmadım. Aradan birkaç hafta zaman geçti ben sıkıldım o oyuncaktan, zaten nasıl çalıştığını da çok merak ediyordum.

Annem evde yokken içini açmaya kalktım, ama o zamanki oyuncaklar da nasıl bir sağlam anlatamam, daha Çin oyuncakları yaygın değil herhalde. Tornavida kullanarak orasını burasını açmaya aklım ermediğinden evin duvarlarına vura vura parçaladım köpeği, ve içini ameliyat yapar gibi bir güzel inceledim.

Tabi annem eve gelince kıyamet koptu. Kadıncağızı oyuncaktan öte, evin soyulan- dökülen duvarları deli etti tabi... Sonuç; yıllar sonra bile unutamadığım nefis bir best of dayak ve ben de geriye sadece anısı kalan, pek sevimli bir oyuncak köpek.



06 Mart 2008







Mikrop !


Yeni Türkiye'nin halkı, mikroplarından kurtulduğu gün, dünya demokrasisine yeni değerler katabilecek bir halktır.

Anadolu
'nun
toprağı ve Anadolu'nun halkı, bilinçli bilinçsiz, insanlık destanını bütün serüvenleriyle yaşamış, bütün Tanrı'ları tanıyıp bütün Tanrı'ları kapı dışarı etmiştir.

Uyandığı gün, dünya halklarına söyleyeceği çok şeyler olacaktır Anadolu halkının.

Sabahattin Eyüboğlu (1908 –1973)



05 Mart 2008






Beyaz
Atlı
Penis !


Blogumda birkaç aydır devam eden "Haftanın Güzeli" uygulaması, elimde ki Muhafazakar Eşcinsel stoğu tükendiği için sona ermiştir. Aslında onları zikip çoğaltmak iyi bir fikir olabilir :p Herneyse konuyu dağıtmayalım, onlar çoğalmanın bir yolunu bulurlar nasılsa, hükümet ve ortam da pek müsait. Yeni şamata konumuz her genç kızın & Gay'in rüyası "Beyaz Atlı Zenci Prens" serisi.

İlk resmimiz; Umutsuz ev ve iş kadınları, hatta evde kalmış eşcinsellerinin son umudu Siyah Eşekli Prens... Fazla hayale kapılmamanız için, sadece dostça bir uyarı canım :p



04 Mart 2008






Koca Bebekler !


Benim tatlı yaşlılarım Anne ve babacık gittikçe garipleşmeye başladılar, dün gecenin bir buçuğunda babamı mutfakta kendisine kahve yaparken gördüm. Annecik dersen ayrı bir tuhaf oldu, buzdolabında yemek olduğunu unutup gene yemek pişiriyor ve yemek yaparken tuz attığını unutup iki kere tuz atarak, turşu kıvamında yemekler yapıyor.

Keşke herşey bu kadarla kalsa iyi, yarım saat sonra barışsalar bile çok kavga etmeye başladılar birbirleriyle...Artık yataklarını da ayırdılar beraber yatmıyorlar, babam boş bir odada ayrı yatıyor.

Bu arada babam futbola olan zaafında kontrolünü tamamen kaybetti, onu bu yaşına kadar hiç görmediğimiz şekilde Fenerbahçe gol atınca koltuğun üstüne çıkıp neşeyle zıplamak ve yeğenlerimle maç izlerken Fener son 15 dakikada gol atarsa yerde takla atacağını söylemesi son gariplikleri.

İnsan yaşlandıkça feci şekilde çocuklaşıyor mu ne, anlayacağınız galiba 60 ve 65 yaşlarında iki sevimli çocuğum var artık.



03 Mart 2008






Zehra !


Türkçe müzikle aram açıkçası pek yoktur, genelde radyom ruh halime göre, hiç reklam almayan ve Dj'siz yayın yapan Swiss Jazz, Klasik ya da Pop istasyonuna, bazen de İngilizce, Fransızca, Almanca haberlerine tahammül edebilirsem Radyo 3'e ayarlıdır.

Neden Türkçe müzikle aramın çok iyi olmadığını bazen kendi kendime düşünmüş ve kaliteli Türkçe müzik dinlemek isteyenlerin karşısında, hem radyo istasyonu hem yorumcu olarak fazla alternatif olmamasına bağlamışımdır.

Bugün, pek duymadığınız bir türden olağanüstü 2 adet mp3'e yer vermek istiyorum. Ben de bunlara sevgili "Süetkafa"'nın blogunda rastladım. Sema bizi yaklaşık bir yüz sene öncesinin İstanbul'una ışınlıyor. Çok seveceğinize eminim.


"Fikrimin İnce Gülü"
"Zehra"


02 Mart 2008







Bilgelik !


Alevilik-Bektaşilik bir “Ateizm” değildir: Kendisini bilimsel olarak ifade edebilme şansına sahip felsefe-inançtır; bir bilgelik öğretisidir.

Şeyh Bedreddin "Ağacın nedeni tohumdur. Tohumu bilirsen ağacı bilirsin" der. İlk neden Tanrı kabül edilmiştir. Buna göre yaradılış yoktur, bir nedene dayalı varlaşma vardır. Yok olan var olmaz, var olan yok olmaz...Canlı yada cansız doğa amaçsız değildir.

Ancak Tanrı varlığın özüne uygun davranır; Tanrı tohuma "Sen ağaç değil, civciv ol" diyemez, böyle bir emir veremez.

Araştırmacı Esat Korkmaz



01 Mart 2008







Cumartesi Neşesi !


Bir Bektaşi dedesi kendi halinde yaşayıp gidermiş...Çevredeki aşiret beyinin çok sevdiği çoban köpeği bir gün hastalanmış; iyileştirmeye çalışmışlar; ama nafile...İlaç milaç para etmemiş... En sonunda köpeği Alevi dedesine gösterelim; kurtarırsa o kurtarır demişler...

Hasta hayvanı bir semiz koyunla birlikte arabaya yüklemişler, ağanın selamıyla birlikte Alevi dedesine koyunu afiyetle yesin, köpeğe de bir muska yazsın diyerek götürmüşler...

Köpeğe muska yazılır mı?.. Sözüm ona günah... Ama baba hiç umursamamış, muskayı yazıp köpeğin boynuna asmış, koyunu da kesip mideye indirmiş...Aradan bir hafta geçmeden köpek iyileşmesin mi... Olay, çevrede duyulmuş...Kadı Efendi olan bitenleri öğrenince köpürmüş:









- Vay Kızılbaş herif!...Köpeğin boynuna muska asmış, öyle mi!.. Ben ona gösteririm...

Kadı, olayı İstanbul'daki Şeyhülislam'a bildirmiş... Şeyhülislam, Alevi dedesi için "katli vaciptir" fetvasını verip, iradesini almak için padişaha arz etmiş.

Olay padişahın garibine gitmiş... İnceleme için olay mahalline bir yetkili kurul göndermişler; köpeği yakalayıp boynundaki muskayı alıp açmışlar; görmüşler ki kâğıtta edepsizce üç dize okunuyor:


"Tamah ettim etine...
Muska yazdım itine..
Tutsa da tutmasa da sikime.."


İlhan Selçuk'ta okuduğum bu fıkra sonunda tahmin edersiniz ki ortada muska olmadığı için Bektaşi dedesi ceza almamış :p